Adalet Ağaoğlu kimdir?

Bir Düğün Gecesi, Ölmeye Yatmak, Fikrimin İnce Gülü eserlerinin yazarı Adalet Ağaoğlu 23 Ekim 1929’da Ankara’nın Nallıhan ilçesinde doğdu. İlkokulu burada bitirdi. 1938’de ailece Ankara’ya geçtiler. Kız Lisesini bitirdikten sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi. 1950’de mezun oldu.

Adalet Ağaoğlu

Sınav kazanarak girdiği Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda (TRT’de) 1971 yılına kadar çalıştı. Askeri darbeden sonra TRT’nin yapısı değiştirilince buna ilk karşı çıkanlardan biri oldu ve istifa etti. O tarihten sonra da yazarlıktan başka bir işle uğraşmadı.

Adalet Ağaoğlu önce şiir yazdı sonra oyun yazmaya koyuldu. Bir Piyes Yazalım oyunu 1953’te Devlet Tiyatroları Küçük Tiyatro’da sahnelendi. Başarının kıskanılmasını, haseti ve çekememezliğin ilk örneklerini de o zaman yaşadı. Bazı ‘erkek’ gazeteciler oyunu değil, ‘bu ilk kadın oyun yazarının’ kişiliğini eleştirmeye kalkıştılar. Daha yirmi dört yaşında gencecik bir yazardı.

Adalet Ağaoğlu’nun saçları kesik değildi ve o örülü saçlarından çekmek isteyenleri zerrece umursamaması gerektiğini çoktan biliyordu.

Adalet Ağaoğlu yazdıkları kadar yaşadıklarıyla da konuşuldu. Geçirdiği trafik kazası İHD’den istifa gerekçesi, Çankaya Köşkü davetinde söyledikleri bazen kitaplarından bile öne çıktı. Ağaoğlu bu çeşit davranışlara alışıktı ve hiç umursamadı.

İşin içine Meydan Sahnesi’nin Evcilik Oyunu, Çatıdaki Çatlak, Sınırlarda gibi olağanüstü oyunların, parasızlığın bir taksiye binip elinde megafonla halkı tiyatroya davet etmenin de girdiği “tiyatro günleri” başladı. Dramaturgluk yaptı sonra da sabahlara kadar oturup oyun çevirdi. Asaf Çiğiltepe’nin ölümü, ağabeyi Güner Sümer’in yaralandığı trafik kazalarının yarattığı acılara, parasızlığa ufak ufak baş göstermeye başlayan siyasi baskılara rağmen, o her zamanki sevecen ve gururlu haliyle doya doya yaşadı bu günleri. Ayak Bacak Fabrikası, Godot’u Beklerken, Kafkas Tebeşir Dairesi gibi oyunların sahnelendiği o unutulmaz “tiyatro dönencesi”nde hiç öne çıkmadan sadece işini yaparak ve belki de kendisi de farkında olmayarak, görkemli bir başrol oynadı.

1970 Adalet Ağaoğlu TRT’den istifa etti. Neden? Çoğu kişinin anlayamacağı kadar basit bir nedenden. “Tek silahımızın kişisel özgürlüğümüz olduğunun bilinciyle, onu muhafaza ettim. Denetim altında kişisel özgürlüğümü korumak için terk ettim TRT’yi.” açıklamasını yaptı.

Roman yazmaya koyuldu. Arayış içinde olduğundan değil. Oyun yazarlığının kendisine yetmediğine karar verdi ve gereğini yaptı. Ölmeye Yatmak 1973’te yayımlandı. Bu ve sonraki tüm eserleri yoğun bir şekilde tartışıldı. Tartışmalar sadece edebiyatta kalsaydı güzeldi ancak olmadı. İşin kolayına kaçıldı. Mesela Bir Düğün GEcesi romanı, dönemin ciddi bir edebiyat dergisinde Aldous Huxley’in Ses Sese Karşı romanından aşırılmakla suçlandı. Ağaoğlu’nun buna verdiği oturaklı cevap ise kırpılıp kuşa çevrilerek yayımlandı dergide.

Adalet Ağaoğlu’nun eserleri koca bir anıt gibi orta yerde dururken, nedense o çoğu kez edebiyat dışı tartışmalarla anıldı. İnsan Hakları Derneğinden istifa gerekçesi bir Fikrimin İnce Gülü kitabındaki tüketim modelini sorgulayış temasından çok daha fazla tartışıldı mesela. Kozalar oyunu gazetelerin sanat sayfalarında bir iki haberle anlatılırken Cumhurbaşkanının verdiği yemek davetine katılması yediği içtiği ballandıra ballandıra anlatıldı.

Orhan Pamuk’un son romanı Masumiyet Müzesi’nin Adalet Ağaoğlu‘nun Öyle Kargaşada Böyle Karşılaşmalar adlı deneme kitabına büyük ölçüde benzediği öne sürüldü ve aslında sadece edebiyatla uğraşmak isteyen Ağaoğlu bu konuda ister istemez taraf oldu.

Yaralandı, üzüldü, Nedir belli etmedi. O ciddi ve mağdur görünüşünün altında sakladığı yüreğinin gizli köşelerinde gezdirdiği “muzip kız çocuğu” duruşuyla göğüs gerdi bunlara.

Saçım Kesik Değildi

Yürüyor her gün yaptığı gibi, o pırıltılı temmuz sabahında da Sarıyer sahilinde yürüyor. Denize bakarak yürüyor. üzeri yer yer sintine artıkları, bilumum motor ve gres yağları, pet şişeler ve olkanta süprüntüleriyle kaplı olsa da yine de bir deniz işte. Elbette kadim zamanların görkemli Bizans moru, biraz daha yakınların ağır Osmanlı laciverdi ışıklarıyla donanmamış ama bunca hoyratlığa rağmen yine de içinde barındırmayı başarabildiği kıpırdak maviliğiyle aşinamız bir deniz işte. Göz yaylımında karşı kıyılar ve yukarı Karadeniz’e doğru kıvrılmaya durmuş, gizli gelgitli boğaz suları. Dev tankerler. Apartman gibi kat kat yükselen yolcu gemileri. Kıyıya baştankara etmiş iki istimbot. Mavi biyeli fanilalar giymiş, bıçkın tavırlı bahriyeliler. “muçanaya geç” diyor arkadaşına bir bahriyeli. eve gidince bu sözcüğün anlamına bakmayı düşünüyor.

Yürüyor unutulmuş piyanolardan mahur bestelerin yükseldiği eski köşkler. Manolya, mimoza ve ıhlamurlar. Bunlar İstanbul ağaçları. Anadolu’da söz gelimi doğduğu Nallıhan’daki konakların bahçelerinde ceviz dut ve incir ağaçları bulunur oysa. Eve gidince “İstanbul florası” üzerine kısa bir okuma daha yapmayı düşünüyor.

Düşünüyor yürüyor az ilerideki bürokrat gazinosunun araçları yine kaldırımı tıkamış. Bunu engellemeleri için kimbilir kaçıncı kez daha yöneticilerle konuşmayı düşünüyor. Tüm sonradan görmüşlükleriyle olanca züppelikleriyle hiç çekinmeden arabalarını kaldırıma çıkaran yeni yetmeleri uyarmayı düşünüyor. Daha önceki uyarılarında gençlerin “şimdi seni denize atarız moruk” diye efelenmeleri aklına geliyor.

Yürüyor onca ürkütücü pisliğe rağmen denize giren hem de bunu büyük bir neşeyle yapan Çayırbaşı mahallesinin alabildiğine esmer ve güzel çocuklarına bakıyor. Sahilden olta sallandıran balıkçılara bakıyor. Zoka ve misina vınlamaları arasında ciddiyetlerini hiç bozmadan hızlı adımlarla sabah sporu yapan pembe eşofman beyaz spor ayakkabı, meçli sarı saçlı kocaman güneş gözlükleriyle birbirinin tıpatıp benzeri olan kadınlara bakıyor.

Yürüyor. Çınar ağaçlarına bakıyor. Eşinin doğum günü için yapması gereken hazırlıkları düşünüyor. çay bahçelerinin arasında minnacık parkın sardunyalarına bakıyor. Hafta içinde bir gün büyükada’ya gidip pence önünde sıraladığı saksılara katmerli sakız sardunyaları ekmeyi düşünüyor.

Yürüyor günlüklerini, defterlerini düşünüyor. Dün gece defterine, “haydi bakalım şimdi doğru yatağa. Ayakuçlarına basa basa. Yarın sabah mükemmel bir yürüyüş ve akşama hazırlık…” diye yazdığını düşünüyor.

Yürüyor. Düşünüyor. Yürüyor. Görmüyor. Daha doğrusu böyle bir şeyin olabileceğini aklına bile getiremiyor. Olabileceğine asla ihtimal vermeyeceği, aklına bile getirmeidği böyle bir şey için, görme donanımını kullanmıyor zaten görmüyor. Nedir oluyor. Bir otomobil hızla kaldırıma çıkıyor. Ağaçların betondan yapılmış çirkin çiçekliklerin arasından aynı hızla geçiyor ve gelip ona vuruyor. Onu denize fırlatıyor. Kaburgalarını ve ayağını kırıyor. O zamana kadar yıllarca görkemlibir şekilde çalışan beynini geçici olarak örseliyor. Ucu havaya kalkık burnu iri gözleri ve biçimli dudaklarıyla alabildiğine güzel yüzünü gölgelendiriyor. Güzeller güzeli kadın onca roman, onca oyun, onca deneme, onca fikir, onca görmüşlük,onca yaşanmışlık ve onca anıyla denize uçuyor. Şaşıramıyor bile. Sessizlik.

Düşünüyor nerede olduğu belli değil. Belki Türkiye’de belki başka ülkede. Serum şişelerinin sallandığı yeşil ve mavi ışıklı makinelerin sıralandığı bir hastane odası kloroform ve lizol kokuları arasındasında sadece bir yanık pekmek kokusu alıyor. Nallıhan’ı anımsıyor.

Nallıhan. Bahçesinde ceviz ağaçları bulunan Ermeni tarzı bir ev. İstiklal Harbi’nin anıları taptaze, havada uçuşuyor. Nereye bakılsa o kanlı boğazlaşma sanki henüz yaşıyor. Wilhelm bıyıklı zabitler, ölgün lamba ışıkları altında harita inceliyor. Miralay Şefik’in mitralyöz birliği, Ayaş mı yoksa Nallıhan şimaline mi tevcih edilmeli.

Ay ışığında pekmez kazanları. Büyük ateşler üzerinde üzüm suyu köpük köpük kaynıyor. Ona da bir köpük veriliyor. Ağzında bir yanık şeker kokusu. Çok uzun yıllar sonra buna “özgürleşmenin kokusu” diyecek.

Sepya rengi fotoğraflardan oluşan kare kare anılar akmaya devam ediyor. Ankara’nın kazası Nallıhan’nda ilkokul bitiyor. 1938. Ankaraya göç. Düşünüyor ve hatırlıyor. Okul olarak Ankara kalesine bir gezi yapmışlar dönüyorlar. Siyah okul önlükleri içinde ne kadar da güzel ve mağrurlar. Hep bir ağızdan marş.

İnkılabın güneşi parlıyor alnımızda
Biz yarının fecrini bildiren yıldızlarız
Bize iman veriyor hür vatanın hür esis
Yaşasın genç Türkiye, Yaşasın Kız Lisesi

Ankara kız lisesinin öğrencisi olarak o da var gücüyle katılıyor marşa.

Derken yattığı yerden yaşamının kesik kesik karelerini izlediği vizör, başka bir acıya geçiyor. Yeni bir hastane odası. Artık sayısını hatırlayamadığı bir başka ameliyattan sonra yarı yarıya ayılmış Narkozun etkisi sürüyor. Ortopedistler, nörologlar, dalıp gidiyor. Yine Ankara Kız Lisesi. Genç cumhuriyetin genç başkenti Ankara’da vekillerin, umum müdürlerin, müddeiumumilerin, müstantiklerin, taharri şeflerinin ve diğer yüksek bürokratların şehirli kızlarının doldurduğu sınıflarda taşralı bir kız olarak oturuyor. Ötekilerin baskıları var. Bu kasabalı kıza kendilerinin Ankara’nın Hatay sokağında hem de üç katlı yeni apartmanlarda oturduklarını göstermek için yaptıkları baskılar var. Neydi o baskılar? Neler yaparlardı mesela? “benim saçlarım onlarınki gibi kesik değildi. İnce ve uzun örgülerim vardı. İşte o örgülerimden çekerlerdi.”

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com