Su Kasidesi Tahlili – Fuzuli

Edebiyatımızın önemli şairlerinden Fuzuli’nin kaleminden çıkan eşsiz bir eser olan “Su Kasidesi,” Aruz ölçüsüyle yazılmış ve önemli bir nazım birimi oluşturmuştur. Fuzuli, bu kasidesinde Arapça kökenli “su” kelimesini kullanarak şiirine özgü bir atmosfer oluşturmuş ve kendi üslubuyla öne çıkan bir eser meydana getirmiştir.

Kasidenin başında, Fuzuli’nin bu eseri Aruzun “fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün” kalıbıyla yazdığı belirtiliyor. “Su Kasidesi,” Peygamber Efendimizi övmek amacıyla kaleme alınmış, aynı zamanda Arapça redif olan “su” kelimesinden dolayı bu ismi almıştır. Şair, kasidesinde göz, gözyaşı, ateş, kılıç gibi sembollerle duygu ve düşüncelerini anlatarak derin bir anlam katmıştır.

Günümüz Türkçesiyle Su Kasidesi, şairin derin duygularını ve çarpıcı benzetmelerini içeriyor. Göz yaşları ateşe dönüşmüş, sevgilinin bakışları kılıç gibi keskin, gül bahçesini sulamak gül açmaya yetmiyor. Şair, sevgilisinin güzellikleri karşısında yaşadığı duyguları su, ateş ve doğa imgeleri üzerinden anlatarak okuyucuya güçlü bir etki bırakıyor.

Fuzuli’nin Su Kasidesi, dil zenginliği, derin anlam katmanları ve özgün ifadeleriyle ön plana çıkan bir eserdir. Şairin bu kasidesi, hem klasik Türk şiir geleneğine bağlı kalırken hem de kendine özgü bir üslup sergileyerek edebiyatımıza önemli bir katkı sunmaktadır.

Günümüz Türkçesiyle Su Kasidesi:

1 Ey göz! Gönlümdeki ateşlere gözyaşından su saçma! Çünkü, böyle tutuşan ateşlere su fayda etmez.

2 Bilmiyorum, dönen kubbe (gökyüzü) mi su rengindedir, yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır?

3 Kılıç gibi keskin bakışlarının zevkiyle gönlüm parça parça olsa şaşılamaz; çünkü su duvardan aka aka yarıklar hasıl eder.

4 Yaralı gönül senin, ok temrenine benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka söyler; yarası olan da suyu ihtiyatla içer.

5 Bahçıvan nafile yorulmasın ve gül bahçesini sele versin; bin gül bahçesini sulasa senin yüzün gibi bir gülün açılmasına imkân yoktur.

6 Senin yanağını anarak kirpiklerim ıslansa ne olur? Gül isteyerek dikenine su vermek boşuna değildir.

7 Gam gününde, hasta gönülden kılıç gibi keskin bakışlarını esirgeme; karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.

8 Gönül! Sevgilinin oka benzeyen kirpiklerini iste ve ondan ayrı olduğum zaman benim arzumu, hasretimi dindir. Susuzum; bu aşk sahrasında bir kerre de benim için su ara.

9 Ben dudağın için şiddetli bir arzu taşıyorum, sofular ise Kevser istiyorlar. Tabii, sarhoşa şarap, ayık insana da su içmek hoş gelir.

10 Su, durmadan, sevgilinin bir cennet bahçesi halini alan köyüne doğru akıp gidiyor. Galiba o da, o selviye benzeyen nazlı gidişli güzele âşık olmuş.

11 Toprak olarak, sevgilinin bulunduğu yere giden suyun yolunu kessem gerektir. Çünkü su benim rakibimdir, artık onu oraya gitmeye bırakmam.

12 Dostlarım! Onun elini öpmek arzusunu gideremeden ölürsem, toprağımdan bir testi yapın ve sevgiliye onunla su verin.

13 Selvi, kumrunun yalvarmasına karşı dikbaşlılık ediyor. Su, selvinin eteğine sarılıp ayağına düşsün, yalvarsın da selviyi bu dikbaşlılıktan, inatçılıktan vazgeçirsin.

14 Gül dalı, güle renk olmak için hile ile bülbülün kanını içmek ister. Su, gül dalının damarına girip yalvarsın da zavallı bülbülü kurtarsın.

15 Su Hazreti peygamberin gösterdiği yola girerek tertemiz doğasını insanlara apaydın göstermiştir.

16 Muhammet insanların ulusu ve seçkinlik incisinin denizidir ki onun mucizeleri kötülerin ateşine su serpip o ateşi söndürmektedir.

17 Kızgın bir günde, Muhammedin yanındakilere parmağından su verdiğini kim işitse hayretinden parmağını ısınr.

18 Onun dostu yılan zehri içse abıhayat olur. Fakat, düşmanı su içse o su mutlaka yılan zehrine döner.

19 Ömürler süren yıllardır ki, su peygamberin mezarına varayım diye başını taştan taşa vurup avare gezer, dolaşır.

20 Cehennem korkusu yanık gönlüme gam ateşi salmıştır; fakat, senin ihsanının bulutu o ateşi su serperek söndürür diye umuyorum.

21 Seni övmenin bereketiyle Fuzuli’nin sözleri, nisan bulutundan düşüp büyük inciye dönen su damlası gibi, inci olmuştur.

22 Umduğum şudur: kıyamet gününde yüzünü görmekten mahrum olmayayım ve buna susamış olduğum için sana kavuşmakla su içmiş gibi ferahlıyalım.

Bu kaside bir nait’ür. Divan Edebiyatında, peygamber hakkında yazılan kasidelere nait denir. Kaside, Tanrı’nın birliğinden bahseder, Tanrı’ya karşı dua ve yalvarışı içerirse ona da tevhit yahut müna-cat denir. Divanların tertibinde, en başa münacatlar, sonra naitler, onlardan sonra dört halife ve dört imam hakkında yazılmış olan kasideler, ve nihayet, zamanın büyüklerinin methi için yazılan kasideler konur. Kasideleri tarihler ve musammatlar; onları da kafiyelerinin son harfleri sırasınca gazeller takip eder. En sonra rubailer, kıtalar ve tek beyitlerle mısralar yer alır.

Duyuşlarındaki özellik, ifadesindeki derin samimiyet dolayısıyla Fuzuli’nin Su Kasidesi diye tanınan bu naiti, türünün en başarılı bir örneğidir.

1. Gözyaşı anlamına gelen farsça eşk kelimesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda okumalıdır.

Ot, türkçe ateş demektir.

Bu denlü; böyle, bu türlü demektir. Türkçe olan bu tabir eski eserlerimizde çok kullanılmıştır.

Tutuşan kelimesinin dutuşan suretinde kullanılması Azeri lehçesinin özelliği gereğidir.

Gerek bu beytin ilk mısrasının kafiyesi olan otlare kelimesinde, gerek daha aşağıdaki beyitlerin kafiyelerinde tümleç ekinin, sesli harfleri kalın olan bu kelimelere hep e olarak getirildiği görülüyor. Otlara, devvara, divara, gülzara şekillerinde olmaları gereken kelimelerin otlare, devvare, divare, gülzare diye kullanılmaları bunların çare, yare gibi kelimelerle kafiyelenmiş olmalarından dolayıdır. Eskiden kullandığımız arap yazısı dilimizin fonetik özelliklerine uymadı

ğı için, diğer bütün ekler gibi, e, a tümleç eki de gerek kalın, gerek ince sesli olan kelimelerde daima e olarak yazılırdı. Divan Edebiyatının kafiye anlayışı da, kelimelerin söylenişlerinde kulakla fark edilen ses uygunluğundan ziyade yazılı şekillerine dayandığı için bugünkü anlayışımıza göre kusurlu gibi görünen bu kasidenin kafiyeleri de eskilerce kusurlu sayılmazdı ve zaten bu türlü kelimeler, öteki soyut kelimelerin ahengine göre söylenirdi.

2. Ab-gûn: (f.vt.) Su renginde; mavi. N ile biten hecelerin özelliklerine göre, burada da gün hecesi uzatılmadan okunacaktır.

Günbed-i devvar: (f.s.t.) Daima dönen kubbe, yani, gökyüzü.

Bu farsça sıfat tamlaması bir tamlayan gibi alınıp sonuna rengi tamlanan’ı getirilerek, – fakat bu sefer türkçemizin kuralıyla – bir tamlama yapılmıştır. Bu tamlamanın aslı günbed-i devvarm rengi iken tamlayan eki kullanılmamıştır.

Bu beyitte ab-gûn kelimesinin ab hecesiyle devvar kelimesinin var hecesi, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak şekilde uzatılarak okunmalıdır.

Bilmezem, bilmem kelimesinin Azeri lehçesinde söyleniş tarzıdır.

Muhit olmak; ihata etmek, kuşatmak demektir.

İkinci mısranm başındaki ya kesilmesi, yahut, yoksa demek olup vezin gereğince uzatılacaktır.

İfadesi biraz karışıkça olan bu beyitte muhtelif edebî sanatların örneklerini de bulabiliriz:

İlkin, şair, pek çok ağladığını anlatmak içni, gözünden akan yaşların gökyüzünü kapladığını söyleyerek abartma (mübalağa) yapmış oluyor.

Sonra, gökyüzünün neden mavi olduğunu bilmez görünüyor; bu da bir tecahülü arifane’dir.

Nihayet, gökyüzünün maviliğinin, gözyaşlarının gökyüzünü kaplamış olmasından ileri geldiğini söyleyerek de hüsnü talil yapmış oluyor.

Tecahülü arifane, bir anlam inceliği dolayısıyla, gerçeği bilmiyormuş gibi davranmak sanatıdır. Fuzulfnin gökyüzünün kendiliğinden mavi renkte olduğunu bilmediği düşünülemez; ancak, gözyaşları gökyüzünü kaplayacak kadar çok ağladığını anlatmak için gerçeği bilmezlikten geliyor.

3. Bu beyitte kılıç anlamında olan farsça tiğ kelimesi asıl sözlük anlamından başka bir anlamda kullanılmıştır, yani mecaz’dır. Güzellerin keskin bakışları sevenlerin gönüllerini kılıç gibi yaraladığı için, daima yapılan bir teşbihe dayanarak, Fuzuli de buradaki tiğ kelimesini bakış yerine kullanmıştır. O halde bu mecaz bir istiare’dir.

Zevk-i tiğ: (f.is.t.) Kılıcın zevki.

Aceb yoh, Azeri lehçesince, bunda şaşılacak bir şey yok demektir.

Parça parça, paramparça demek olan, farsça çak çak kelimelerinden özellikle birincisini, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak şekilde uzatarak okumalıdır.

Bırağur, bırakır kelimesinin Azeri lehçesine göre söyleniş tarzıdır.

Şair bu beyitte, sevgilisinin bakışlarının kendi gönlünde, kılıç gibi, yaralar açmasından zevk aldığını söylüyor. Birinci mısradaki tiğ kelimesiyle ikinci mısranın sonundaki su kelimesi arasında ilişki vardır: kılıç haline getirilen çeliğin direncini artırmak ve keskinleştirmek için onu usulünce suya daldırırlar ki, buna kılıca su vermek denir.

4. Vehm ilen; vehm ile, korka korka demektir.

Dil-i mecruh: (f.s.t.) Yaralı gönül.

Temren, yani okun en ucunda bulunan sivri demir demek olan farsça peykân kelimesi de burada istiare olarak, kirpik yerine kullanılmıştır.

Peykâmn sözün, türkçe bir isim tamlaması olup tamamlayan ve tamlanan ekleri kullanılmamıştır. Tam söylenişi peykânının sözünü’ dür.

Yare, türkçe olan yara’ya, eski şairlerimizin, fars telâffuzuna uydurarak verdikleri şekildir.

Bu beytin anlamını iyice anlayabilmek için, yaralılara, kötü etki yapar diye, su verilmediğini hatırladıktan sonra, sevgilinin oka benzeyen kirpiklerinin şairin gönlünde yaralar açtığını, onlara ait sözlerin ise – temrene de su verilmiş olduğu için – yaralı kalbine su serptiğini, yani içine ferahlık verdiğini; fakat sevgilinin kirpikleri aslında yaralayıcı olduğu için, yaralının ihtiyatla su içmesi gibi, şairin o kirpiklerin lafını da korka korka ettiğini düşünmek gerekir.

Mecruh kelimesinin ruh hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak şekilde uzatarak okumak gerekir.

5. Suya versün; sele versin, bıraksın ki su alıp götürsün demektir.

Bağban kelimesinin bağ hecesini, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda uzatarak okumak gerekir.

Tek, türkçe bir teşbih edatıdır; yüzün tek, yüzün gibi demektir.

6. Arızın yadı, bundan önce de görüldüğü gibi, tamamlayan eki kullanılmamış türkçe bir isim tamlamasıdır ve arızının yadıyle, yanağını anarak demektir.

Nola, ne olalım kısaltılmış şeklidir. Bunun yerine bugün kullandığımız tabirler ne olur? ve ne varadır.

Bu beytin anlamını iyice kavramak için, yanak ile gül ve kirpik ile diken arasındaki benzeyiş ilişkilerini düşünmek gerekir. Şair diyor ki: “Bahçıvan gül elde etmek için nasıl onun dikenini de suluyor-sa, ben de senin güle benzeyen yanağına kavuşmak için ağlıyorum, dikene benzeyen kirpiklerimi ıslatıyorum.”

Bu beyitte, eski şairlerin çok kullandıkları söz sanatlarından leffü neşir vardır.

Leffü neşir, bir cümlede veya beyitte iki veya daha ziyade şeyi zikrettikten sonra onlarla ilişkili olan şeyleri zikretmeye denir. Burada da önce arız, yad, nemnak olmak ve müjgân kelimeleri söylen

miş, ikinci mısrada ise bunlara karşılık olmak üzere gül, temenna, su vermek ve har kelimeleri kullanılmıştır.

Leffü neşir, nesirden çok nazma yakışan bir sanat telâkki edilir. Eskiler bu sanatı leffü neşri mürettep (tertipli leffü neşir) ve leffü neşri müşevveş, (karışık leffü neşir) diye iki kısma ayırmışlardır. Tertipli leffü neşirde aşağıdaki kelimeler yukarıdakilerin sırasınca zikredilir. Karışık’ta ise bunların sırası karışık veya çaprazlama olur. Fuzuli’nin bu beytindeki leffü neşir, tertiplidir.

7. Dil-i bimar: (f.s.t.) Hasta gönül. Bu tamlamadaki bimar kelimesinin mar hecesini, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak şekilde uzatarak okumak gerekir.

Birinci mısranın üçüncü kelimesi olan etme fiili, sondaki diriğ kelimesine aittir; diriğ etme, esirgeme demektir.

Hayrdır kelimesinin hayr hecesini de, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece değerince okumalıdır.

Karangu, karanlık kelimesinin eski şeklidir.

Gice, gece demektir. Arap yazısıyla bu kelime gice yazılırdı ve eski söylenişine göre de g’den sonraki sesli harfi, e ile i arasında ses verirdi.

Bu beyitte de leffü neşir vardır: Birinci mısradaki gam günü’ne karşılık ikinci mısrada karanlık gece tamlaması zikredilmiştir. Şair, gam günü’nü bir karanlık gece’ye benzetiyor. Kılıç’la su arasındaki ilişkiden dolayı, aşağıdaki hastaya su vermek tabirinin karşılığı ise gönülden kılıcı esirgememek’tir. Böylelikle de şair, sevgilisinin keskin bakışlarıyla gamlı zamanında sevinç ve ferahlık duyacağını anlatıyor.

8. Ayrılık anlamına gelen arapça hicr kelimesinin asıl söylenişi hecr şeklinde ise de bizde daima hicr diye kullanılır.

Sakin etmek; sakin kılmak, teskin etmek, yatıştırmak demektir.

Susuzam: susuzluktan yanıyorum demek olan susuzum kelimesinin Azeri lehçesine göre söylenişidir.

Kılıca olduğu gibi, okun temrenine de su verildiği düşünülünce, yukarıdaki beyitte, susuzluğun giderilmesi ile peykân arasındaki ilişki meydana çıkar.

9. Men, Azeri lehçesinde ben demektir.

Muştakıyam, azeri lehçesinde müştakıyım ve lebin muştakı-yam da lebinin müştakıyım, yani dudağını istiyorum, dudağına hasret çekiyorum demektir.

Hüşyar; aklı başında, ayık anlamına gelir. Bu kelime hem huş-yar şeklinde, birinci hecesi uzatılarak; hem de burada olduğu gibi uzatılmadan kullanılır. Farsça huş, akıl anlamındadır ki bu kelime de, yerine göre, hem uzatılarak, hem de uzatılmadan söylenir.

Bu beytin birinci mısrasındaki leb (dudak) kelimesiyle alt mıs-radaki mey (şarap) kelimesi arasındaki renk ve sarhoş etme bakımından olan benzerliği ve sonra su ile Kevser arasındaki açık ilişkiyi düşününce beyit daha çok renk ve anlam kazanır. Bu beyitte de leffü neşir vardır.

Zahid’in çoğulu olan zühhad kelimesinin had hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak şekilde uzatarak okumak gerekir.

10. Arapça olan ravza kelimesi bahçe demek olup ayrıca cennet anlamını da taşır.

Asıl anlamı geniş yol, sokak, köy, mahalle olan farsça kûy kelimesi, eski şiirimizde, çok defa canana, sevgiliye tamlanan olarak, sevgilinin bulunduğu, oturduğu yer anlamında kullanılmıştır. Onun için bu beyitteki:

Ravza-i kûy, farsça isim tamlaması da sevgilinin cennete dönen yeri anlamına gelir. Tamlanan, tamlayana benzeyiş ilişkisi ile bağlanmış olduğu için, tamlamadan, sevgilinin kûy’unun bir cennet halini almış olduğu anlamı çıkıyor.

Selvi demek olan farsça serv kelimesi burada, istiare olarak, uzun boylu güzel anlamında kullanılmıştır. Daha önce de söylendiği gibi, eski şairler uzun boyun ve böyle uzun boylu bir güzelin sembolü olarak selviyi alırlardı. Bu ağacın, Divan Edebiyatı ürünlerinde adı geçen, başlıca çeşitleri şunlardır:

Serv-i azad; dümdüz olan selvidir ki, dalları hep yukarıya doğrudur. Selviye azat, yani kurtulmuş, kayıtsız sıfatının verilmesi, bazılarına göre, meyvasız oluşundan; bazılarına göre de, havanın etkisiyle ilgili olmayarak yaz kış yeşilliğini korumasından dolayıdır.

Serv-i sehi; bu da dümdüz selvf dir.

Serv-i naz; yeni yetişen selvf dir. Bu cins selvinin dalları, servi azad’ın aksine olarak, etrafına sarkar.

Hoş-reftar: (f.vt.) Güzel gidişli.

Serv-i hoş-reftar: (f.s.t.) Güzel gidişli selvi. Bu tamlamanın buradaki anlamı, salma salma, nazlı nazlı yürüyen güzef dir.

Genel olarak ağaç’la olduğu gibi, selvi ile de suyun ilişkisi bulunduğu için, akarsuların selvi diplerinden dolana dolana akışları, şairlere, suyun selviye âşık olduğunu tasavvur ettirmiştir. Bu bir hüsnü talil (güzel, uygun bir neden bulma sanatı)’dir; ancak, bu beyitteki galiba kelimesi bu hüsnü talilin anlamını zayıflattığı için yarım hüsnü talil olmuş olur.

11. Bu beyitteki toprağ ve dutsam kelimeleri toprak ve tutsam kelimelerinin Azeri lehçesinde aldığı şekillerdir.

Su yolun tamlamasını da su yolunu, suyun yolunu olarak anlamalıdır.

Koyman; koymam, bırakmam ve vare; varsın, gitsin demektir.

Birinci mısradaki kûydan kelimesinin kûy hecesini, vezinde bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak şekilde uzatarak okumak gerekir.

12. Dest-busî; el öpme demek olup farsçada dest (el) ve bus (öpen) kelimelerinden yapılmış olan bileşik sıfat tamlamasının sonu

na î eki getirilerek meydana gelmiş bir isimdir. Bu kelimeyi okurken dest hecesine, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece değeri vermelidir.

Arzu kelimesinin ar hecesinin de, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda uzatılarak okunması gerekir.

Eylen; eyleyin, yapın demektir.

13. Duta; tuta, tutsun demektir.

Kumruların, cami avlusu gibi, selvi ağaçlarının bulunduğu yerlerde dolaşıp tünedikleri malumdur. Şair, kumrunun dem çekmesini, güzel boylu selviye olan sevgisinden ileri gelen bir yalvarma gibi ve selvinin rüzgâr estikçe sallanmasını da “Olmak! Olmaz!” diye başını iki tarafa sallayıp inat etmesi, razı olmaması şeklinde tasavvur ediyor. Ancak, selvinin dibinden akan su, onun eteğine sarılıp yalvarırsa belki onu razı edebilir, bu inatçılığından vaz geçirebilirmiş.

14. Bülbülün kanın, bülbülün kanını demektir. Sondaki belirli tümleç (veya belirli nesne) eki olan ı kullanılmamıştır.

Farsça olan reng kelimesi hem bildiğimiz renk, hem de hile anlamına gelir; burada tevriyeli (bkz. 5. not) olarak, her iki anlamı verecek şekilde kullanılmıştır.

Arapça olan mizaç; tabiat, yaradılış demektir. Burada mizacına girmek, türkçemizdeki damarına girmek tabirinin tam karşılığı olarak kullanılmıştır. Onun için hem razı etmek, hem de gül dalının su dolaşan damarlarına girmek anlamına gelir. Su, kana karıştığı takdirde, elbette kanın rengi açılır, kırmızılığı azalır.

15. Bu beyit kasidenin giriz beytidir. Bundan önceki beyitler ise nesib (nesip) yahut teşbib (teşbip) denilen kısmı teşkil eder. Peygamber methi bundan sonra başlayacaktır ki, bu giriz beyti, asıl maksat dışında tasvirleri içeren nesipten methe giriş için bir vasıta, bir münasebet düşürme işlevini görmektedir.

Tinet-i pak: (f.s.t.) Temiz yaradılış; saf tabiat.

Ruşen kılmak; apaçık, apaydın olarak meydana koymak demektir.

Ehl-i âlem: (f.is.t.) İnsanlar.

İktida etmek; uymak, tabi olmak demektir.

Ahmed-i muhtar: (f.is.t.) Hazreti peygamber; Muhammet.

Tarik-i Ahmed-i muhtar: (f.is.t.) Peygamberin yolu; müslü-manlık.

Müslümanlıkta kalp temizliği esas olduğuna göre, Fuzuli suyun da berrak haliyle bir müslüman yaradılışına sahip olduğunu söylüyor.

16. Nev’-i beşer: (f.is.t.) İnsan soyu; insanlar.

Seyyid-i nev’-i beşer: (Zincirleme f.is.t.) İnsanların efendisi,

ulusu.

istifa; seçme, seçkinlik anlamındadır. Peygamberin sıfatlarından olan Mustafa da istifa kelimesinin ailesindendir ve seçilmiş demektir.

Dürr-i istifa: (f.is.t.) Seçkinlik incisi. Peygamber Allah nazarında insanların en seçkini olduğu için Fuzuli ona seçkinlik incisi diyor. Hatta bununla da kalmayarak:

Derya-yi dürr-i istifa; şeklindeki zincirleme isim tamlaması onu, seçkinlik incisinin bulunduğu deniz yapıyor.

Sepüptür; Azeri lehçesince serper, serpmektedir demektir.

Ateş-i eşrar: (f.is.t.) Şerirlerin, kötü kimselerin ateşi.

17. İlen; ı’7e yerine kullanılmıştır.

Parmağın dişler; parmağını dişler, ısırır demektir.

Ensar; Medine halkından olup Muhammede yardım edenler ve müslümanlığm tutunup yayılmasında hizmetleri geçenlerdir.

Tebuk gazvesi esnasında, çölde susuz kaldıkları bir günde, parmaklarından su akıtıp etrafındakilere ve hayvanlarına vermesi, peygamberin mucizelerinden biri olarak zikredilir.

18. Birinci mısradaki dostu – ki aslı dustu’dur – kelimesinin ilk hecesini, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak tarzda uzatarak okumak gerekir.

Zehr-i mar: (f.is.t.) Yılan zehri.

Ab-i hayat: (f.is.t.) Hayat suyu.

19. Hak-i pay: (f.is.t.) Ayak toprağı; ayağın bastığı yer. Bu tamlama, bu beyitte olduğu gibi, mezar anlamına da gelir.

Yetem; yeteyim, varayım demektir.

Bizim ömür şeklinde kullandığımız arapça ömr kelimesini, vezinde, bir kapalı ve bir açık hece karşılığı olacak gibi okumalıdır.

Fuzuli burada, suların dağlarda, kırlarda döne dolaşa akmaları-m peygambere hasretlerinden dolayı onun mezarına yüz sürmek içinmiş diye gösteriyor ki, bu da hüsnü talil (bkz. s. 75 açıklama 10) örneklerinden biridir.
20. Bim-i duzah: (f.is.t.) Cehennem korkusu.

Nar-i gam: (f.is.t.) Gam ateşi.

Dil-i suzan: (f.s.t.) Yanık, ateşli gönül.

Ebr-i ihsan: (f.is.t.) İhsan, lütuf bulutu.

Sepe; serpe, serpsin demektir.

İslâm akidelerine göre, yarın ahrette Hazreti Muhammet kendi ümmetinden sevdiklerine Allah nezdinde şefaat ederek onları cehennemde yanmaktan kurtaracaktır. Bu nedenle Fuzuli de cehennem korkusuyla peygamberin şafaatine sığınmaktadır.

21. Yümn-i na’t: (f.is.t.) Naitin uğuru, bereketi.

Fuzuli sözleri, Fuzuli’nin sözleri demektir.

Ebr-i nisan: (f.is.t.) Nisan bulutu.

Dönen tek, döndüğü gibi demektir.

Lü’lü’-i şehvar: (f.s.t.) İri inci.

Eskilerin inandıklarına göre, inci yapan istiridyenin kabukları, yani sedefi aralık dururken nisan yağmurunun bir damlası içine

düşünce kapanırmış ve sonra o su damlası sedefin içinde inciye dönermiş.

Sedefin içinde birden fazla inci bulunursa taneler küçük olur; fakat bir tek inci bulunursa büyük ve yuvarlak olur ki, bu incinin değeri de o derece fazladır. Eski şiirlerde, böyle büyük ve yuvarlak incilere, şehvar’dan başka tek olduğu için yetim ve yekdane, yuvarlak olduğu için gaitan sıfatları da verilir. Dür-i şehvar yahut şahvar, dür-i yetim, dür-i yekdane, dür-i gaitan hep iri ve değerli inci demektir.

22. Oldur, odur demektir.

Ruz-i haşr: (f.is.t.) Kıyamet günü. Bu güne ruz-i kıyamet, ruz-i hisab, ruz-i ceza da denir.

Olmayam, olmıyayım demektir.

Çeşme-i vasi: (f.is.t.) Kavuşma pınarı. Fuzuli kıyamet gününde peygambere kavuşmayı, bağrı yanık bir adamın bir pınardan kana kana su içmesine benzetiyor.

Teşne-i didar: (f.is.t.) Yüze susamış olan, bir güzel yüzü görmeye susamış olan.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com