Adem Kasidesi Tahlili, Akif Paşa

Merhabalar bu yazıda sizlerle birlikte Akif Paşa’nın Adem Kasidesi’ni tahlil edeceğiz. Kaside hakkında ve Akif Paşa hakkında yaşadığı dönemin panoramasını çıkaracağız.

Adem Kasidesi üç katmanda incelemek gerekir. Bunlar metafizik, estetik ve psikolojik katmanlardır. Öncelikle Adem Kasidesinin hayattan bıkmış ümitsiz bir insanın ruh halini anlattığını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu yönüyle Ahmet Haşim’i hatırlamakta da yarar var. Muzdarip halinden kaçacak bir yer hayal eder. Sonraki dönemlerde Ahmet Haşim “O Belde”yi hayal etmişti.

Adem Kasidesi yaşamdan bıkmışlık, yakınma, bireysel acılar, varoluş sancıları konularını felsefi boyutta ele almıştır.

Akif Paşa tanzimat döneminde de yaşamış olmakla beraber zihniyet bakımından eskidir. İçinde yaşanılan dünyaya nefret duyar. Bu dünyaya ait olmadığını düşünür ebedi yurt ahirettir. Bunun sonucunda da doğaya ve toplumsal konulara gerçek bir ilgi duymaz. Yeni anlayış ise bunun tam tersi toplumsal konulara, insani meselelere toplumsal konulara fazlaca ilgi duyar.

✅ Klâsik Türk edebiyatı vadisinde eser kaleme alan Âkif Paşa. Tanzimat senelerinde daha çok Tabsıra adlı nesir kitabıyla ve mektuplarıyla tanınan yazar, şair ve siyaset adamı olmuştur. jHırslı yaratılışı, çalışkanlığı ve gayretiyle hariciye ve dahiliye nazırlıklarına kadar yükselmiş, fakat, siyasî rekabet ve talihsizlikler yüzünden çeşitli azil ve sürgünleri yaşamak zorunda kalmıştır. Akif Paşa, sürgün yıllarında çok ıstırap çekmiş, yalnızlığa düşmüştür. Yakınlarına yazdığı mektuplarda sık sık yalnızlıktan şikâyet eden şair, kaynakların verdiği bilgiye göre Bursa’da iken intiharı bile düşünmüştür. Dönemi içerisinde başarılı bir siyaset adamı olarak görülen Âkif Paşa, bazı araştırmacılar tarafından “oldukça kabiliyetli, hoş ve müşfik bir mizaca sahip ve doğru olduğuna inandığı şeye sonuna kadar sadık kalan bir şahsiye t” (Gibb 1999: 489), “sâkin ve ağırbaşlı (…) etken ve bilgili” kişiliğe sahip biri (Koloğlu 1986: 8) olarak değerlendirilirken bazı araştırmacılarca da ihtiraslı, kindar, ik-balperest, huysuz ve kavgacı biri olarak nitelendirilir (Tanpınar 1982: 93, Kaplan 1978: 21, Uçman 1989: 261).

✅ Âkif Paşa’nın Adem Kasidesi’nde “içinde yaşanılan dünya ve varlığa karşı nefret duygusu kuvvetli bir şekilde işlenmiştir. Cennet, cehennem, hatta mutasavvıfların özlediği elest meclisine dönüş ve Tanrı ’nın varlığında yok olma (fena), böylece ebediyete ulaşmanın (bekâbillâh) zıddı olan ‘adem’kavramına methiye, İslâmî gelenek içinde oldukça yabancı bir düşüncenin tezahürüdür.” (Uçman 1989: 262) Muhtevadaki gelenekten bu ayrılışa karşılık diğer yandan şiirin iç düzenlenişinde, dil ve “kafiyenin gelişi güzeline tâbi olan hayalleri ile, tamamiyle eski tarzın mahsulüdür.” (Tanpmar 1941: 246). Âkif Paşa, metafizik karakterli eseri Adem Kasidesi’nde varlığın karşısına koyduğu yokluğun yarattığı paradoksun içinden kurduğu çatışmaya bağlı olarak dramatik insanın çelişkilerini vermesiyle, varlığa karşı yokluğu yüceltmesiyle, huzursuz insanın bunalımını eserinin geniş kadrosu içerisinde çeşitli cepheleriyle sergilemesiyle Türk şiirine yeni bir tema getirir, yahut daha önce de yer yer üzerinde durulan temanın kadrosunu genişletir. Kötümser ruh hâli, buna bağlı olarak metafizik buhranı, başta Ziya Paşa ile Abdülhak Hâmit olmak üzere, sonraki nesiller üzerinde etkisini gösterecektir. “Servet-i Fünûn şiirinin bedbinliğine varıncaya kadar az çok Akif Paşa’dan gelen bir şeyler vardın” (Tanpınar 1982: 100). Hatta şairin bu kasidedeki pesimist ruh hâliyle Mehmet Âkif’e de etki etmiş olabileceği düşünülebilir (Uçman 1989: 261).

(Önceki iki paragraf şuradan alındı: Cafer Gariper, Akif Paşa ve Torunu İçin Yazdığı Mersiye Üzerine Bir Değerlendirme, Türkiyat Araştırmaları)

Akif Paşa ihtiraslarla dolu bir insandır. Emellerine ulaşamayınca bundan müzdarip olmuş, ıstırap çekmiştir. Hayat onun emellerine ulaşmasına engel olmuştur. O da gerçek hayatın emellerine ulaşmasına engel olunca bir hayal alemine kendini kapatmış. Yok olmanın kendisi için daha iyi olacağını düşünmüştür. Yokluk gecesinin bin bir şey doğurduğu halde istek yıldızının feleğin ufuklarından bir türlü doğmadığını söylemiştir. Kuyruklu yıldız görünce dilek tutmamız gibi bir türlü gelmemiştir o yıldız.

Akif Paşa’da maddi ve manevi ıstırap bir aradadır. “adem ankasının kanadı yatağı bile olsa yine de dinlenemeyeceğini” söyler. Vücud kelimesini kullanması da tesadüfi değildir. Buradan bedensel bir rahatsızlığı olduğu sonucuna da ulaşabiliriz.

Servet-i Fünuncular Yeni Zellanda’ya kaçmayı hayal ediyorlardı. Kendilerini ıstırapdan kurtaracak şeyler tasavvur ediyorlar ancak bu ıstırabın onların mizaçlarına uygun bir çaresini bulamadıkları için de kaçma isteği duyuyorlardır. Ancak bu Yeni Zellanda’ya kaçma işi de olmayınca kendilerine bir hayal dünyası kurdular. Bu dünyadan memnun olmayan bir başka şair Ahmet Haşim’in yukarıda da deyindiğimiz üzere O belde’yi tasavvur etmesi gibi.

Önceki paragrafta ve yukarıda deyindiğimiz üzere sevgili bendelimiyim okurları: Akif Paşa’da kaçma arzusu bambaşka bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bir çok şairin göçmek hayali, kaçma hayali vardır. Ancak Akif Paşa’nın göçmek istediği yer ne bu dünyada ne de ahiret alemindedir. O adem’i yani yokluğu özlemektedir. Akif Paşa’nın ne kadar ümitsiz bir insan olduğunu buradan anlayabiliriz sevgili bendelimiyim.com okurları. Isrıtapların yokluğu için varlığın da yokluğu gerekli diye düşünür. Sadece yokluğun insanı ıstıraptan kurtarabileceğini düşünmektedir.

Hint Felsefesindeki Nirvana gibi Akif Paşa da isteklerini yok ederek ıstıraptan kurtulma düşüncesindedir. Ancak Akif Paşa’nın fikri mutasavvıflara daha yakındır.

Vaklık ana çocuklarını doğurur doğurmaz, yokluk babanını kucağına teslim ediyor. Kainat varlık ve yokluk kağıtlarından ibarettir. Biri varlığın her şeyi yerinde tutma çabası diğeri de yokluğun onu ortadan kaldırması.

Yokluğun varlıktan üstün olduğunu ve yokluk denizini çoşmasıyla varlığı dalgaları arasına alacağını söyler.

Akif Paşa yokluğun insan ile alakası üzerinde dururken ona terbiyeyi ve ahlaki bir mana da veriyor. Yokluk lalası olmasaydı, dünya dadısı çarhın evladını baştan çıkarırdı. Ölüm insanlara bir ibret dersidir. Bir kelime oyunu ile insanın hayatını yokluğa bağlıyor. İnsanlar ademden gelmişlerdir. Yokluğun çocuklarıdır.

Adem Kasidesi Tahlili

Can verir âdeme endişe-i sahbâ-yı adem
Cevher-i can mı aceb cevher-i minâ-yı adem

Yokluk kadehinin düşüncesi insana can verir. Acaba yokluk şarabının özü canın cevheri midir? “İnsana, yokluk kadehinin düşüncesi can verir. Yokluk şarabının özü, insanın canının cevheri midir acaba?” Ancak burada orijinal metindeki “sahba-yı adem” ifadesi “insanın yokluğu” şeklinde çevrilirse daha doğru olur. Ayrıca “cevher-i mina-yı adem” ifadesi de “insanın maden cevheri” anlamına gelir. Bu nedenle, “yokluk şarabı” şeklinde bir çeviri, orijinal metnin anlamını tam olarak yansıtmayabilir.

Çeşm-i im’ân ile baktıkça vücûd-i ademe
Sahn-ı cennet görünür âdeme sahrâ-yı adem

Yokluğun vücuduna tetkik (inceleyici) edici bir gözle bakılırsa yokluk sahrası insana cennet bahçesi gibi görünür. Çeşme-i iman ile baktıkça, varlığına bakıldığında, Yokluk çölünde cennet bahçesi görünür insana. Burada “çeşme-i iman” ifadesi, imanın kaynağı olarak kullanılmıştır ve “vücud-i adem” ise insanın varlığını ifade etmektedir. Beyitte anlatılmak istenen, insanın içindeki iman kaynağına bağlı olarak, dünya hayatının bir çöl gibi görülebileceği ancak iman sayesinde cennet bahçesi gibi görülebileceğidir.

Galat ettim ne reva cennete teşbih etmek
Başkadır nimet-i asayiş-i me’vâ-yı adem

Yokluğu cennet bahçesiyle kıyaslamak gibi bir hata yaptım. Cennet bahçesiyle kıyaslamak mümkün mü? Hiçlik diyarının huzur veren nimetleri bambaşka. “Günah işledim, cennetle kıyaslamak doğru değil. Çünkü insanlık âleminin huzur nimetleri farklıdır.” Bu beyitte şair, insanın yaratıldığı âleme cennetten bakmakla hata ettiğini söylüyor. Çünkü insanlığın sahip olduğu huzur ve refah cennettekinden farklıdır ve bu nimeti asla küçümseyemeyiz.

Tutalım anda da olmuş ni’âm-ı gûnâgûn
Öyle muhtac-ı tenavül müdür âlâ-yı adem

Diyelim ki onda da (yokluk ülkesinde) çeşitli nimetler var. Ama yokluğun yüceliğinin böyle yiyecek ve içeceklere (nimetlere) ihtiyacı yoktur. Tutalım ki orada olmuş günahsız nimetler olsa da, insanlık aleminin yüceliği için böyle bir hayal ihtiyacı gereksiz midir? Akif Paşa bu beyitte insanlığın varoluşuna dair bir tartışmaya değinir. İnsanlar arasında var olan mutluluk ve nimetlerin olduğu bir dünyada bile insanın yüceliği için böyle bir hayale ihtiyaç var mıdır? Bu hayal, insanın özlemini duyduğu mükemmellik ve güzellik arayışının bir ifadesi olabilir.

Kimse incinmedi vaz’ından anın zerre kadar
Besledi bunca zaman âlemi bâbâ-yı adem

Bu beyit, Adem Peygamber’in yaratılışına ve insanın yüce yaratılışına atıfta bulunuyor. Beyitte, Adem Peygamber’in yaratılışından bu yana hiç kimse, yaratılış planından en küçük bir sapma yaşamadı ve her şey Adem Peygamber’in yaratılışına dayanıyor. Bu sebeple, insanın yaratılışındaki yüceliğe işaret edilerek, Adem Peygamber’in yaratılışının önemi vurgulanıyor.

Tevriye, kelime veya ifadelerin birden fazla anlamını içeren bir söz sanatıdır. Bu beyitte de “adem” kelimesi, hem “insanın yaratılmadan önceki yokluk hali” hem de “insanlık tarihinin başlangıcı” anlamlarını içermektedir.

Bu beyitte “adem” kelimesi, insanın yaratılmadan önceki yokluk haliyle ilişkilendirilerek, “kimse incinmedi vaz’ından anın zerre kadar” şeklinde kullanılmıştır. Bu cümlede, yokluk halindeki insanın varlığının olmaması nedeniyle kimsenin ondan etkilenmemesi anlatılmaktadır.

Ancak aynı kelime, “âlemi bâbâ-yı adem” ifadesinde ise insanlık tarihinin başlangıcını ifade etmektedir. Burada da tevriye kullanılarak, “adem” kelimesi hem yokluk anlamı hem de insanlık tarihinin başlangıcı anlamıyla kullanılmıştır.

Var ise andadır ancak yoğise yoktur yok
Rahat istersen eğer eyle temennâ-yı adem

Eğer varsa varlığın, yokluğun ise hiçbir şeyi yok Eğer huzur istersen, yokluğun arzusunu yapabilirsin. Bu beyitte “şart-ı mevcut” (varsa şimdidir yoksa yoktur) söz sanatı kullanılmıştır. Şimdi beyti günümüz Türkçesi ile açıklayalım:”Eğer varsa, o andadır, ama eğer yoksa, hiç yoktur. Eğer huzur istiyorsanız, yokluğun arzusunu yerine getirin.”Şart-ı mevcut söz sanatı, bir varlığın veya durumun mevcudiyetinin belirli bir şartla sınırlı olduğunu ifade eder. Bu söz sanatı, şartlı bir ifade kullanarak belirli bir şeyin varlığına veya yokluğuna işaret eder. Yukarıdaki beyitte de, varlık ve yokluk kavramları üzerinde durulmuş ve huzurun yokluğun arzusunu yerine getirerek elde edilebileceği vurgulanmıştır.

Ne gam u gussa ne renc ü elem ü bîm ü ümid
Olsa şâyeste cihan cân ile cûyâ-yı adem

Gam, öfke, keder, umutsuzluk veya umut yok olsun, Dünya yokluk toprağı ile canlanacak olsa bile.

Bu beyitte, şairin insan hayatında karşılaşılan acıların, öfkenin, kederin ve umutsuzluğun yok olmasından bahsettiği görülüyor. Şair, dünyanın varlığının yokluktan doğduğunu ve yoklukta varlığın bulunduğunu düşünüyor. Bu beyit, insanoğlunun içinde bulunduğu sıkıntıların geçici olduğunu ve yokluğun varlıkta bir değer olduğunu vurguluyor.

Söz Sanatları: Tezat: “Gam u gussa ne renc ü elem ü bîm ü ümid” ifadesinde “gam, öfke, keder, umutsuzluk veya umut yok olsun” söylemi ile “şâyeste cihan cân ile cûyâ-yı adem” ifadesinde “dünya yokluk toprağı ile canlanacak olsa bile” söylemi tezat oluşturuyor.

İntak: “Şâyeste cihan cân ile cûyâ-yı adem” ifadesinde, dünya yokluktan doğacak şekilde varlık buluyor. Bu da varlık ile yokluğun birbirine geçtiğini, yoklukta da bir değer bulunduğunu ifade ediyor.

Bu beyitte hayattaki sıkıntıların geçici olduğu ve yokluğun da hayatta bir değeri olduğu vurgulanmaktadır. Yokluğu kabullenmek gerektiğini, yokluğun da bir varlık olduğunu söylüyor. Ayrıca yokluğun varlıkla bağlantılı olduğu fikrini de aktarır. Zıtlık ve intak gibi söz sanatlarıyla ifade edilen anlamlar bu beytin edebî derinliğini artırmaktadır.

Ne gam, ne keder, ne sıkıntı, ne ümit, ne elem, ne korku olmasa, dünya yokluğun tam aradığı yer olur. Yokluk ülkesinde ne gam, ne keder, ne sıkıntı, ne ümit, ne elem, ne korku vardır. Bu yüzden cihan can ile birlikte yokluğu arasa yeridir.

Yok dedikçe var olur yok mu garâbet bunda
Nâm-ı hestî mi nedir hall-i muamma-yı adem

“Var olmaz denildikçe, var olur. Bu ne tuhaf bir gizemdir? Yokluk adem’in sırrı mıdır?”

Söz Sanatları: İki anlamı olan kelimeler: “Hiç” kelimesi hem varlığın yokluğunu hem de “yokluk” kavramını ifade eder.

Teşbih (benzetme): “Yokluk adem’in sırrı mıdır?” sorusu, yokluğu Adem’e (insana) benzeterek düşünmeye çağırıyor.

Beyitte “yok” kelimesinin iki farklı anlamı kullanılarak bir tezat oluşturulmuştur. “Yok denildiği sürece vardır” ifadesi, bazı şeylerin yokken daha da değerli hale gelebileceğine işaret etmektedir. Kişinin hayatındaki yokluk ve zorluklar, karakterini güçlü ve dirençli kılabilir. Bu durum “Yokluk Adem’in sırrı mıdır?” sorusuyla daha da derinleşir. Burada Adem insan varoluşunun sırrını temsil ediyor olabilir.

Etse bir kerre telâtum hep eder kevneyni
Garka-i mevc-i fenâ cûşiş-i deryâ-yı adem

Yokluğun varlıktan üstün olduğunu ve yokluk denizini çoşmasıyla varlığı dalgaları arasına alacağını söyler.

Bu beyitte “telâtum” yani yüzleşme, karşılaşma anlamına gelen bir kelime kullanılmıştır. Beyitte bir kişinin yüzleşmesi durumunda bile, yani sadece bir kez bile olsa, evrenin yapısını değiştirmesi mümkündür. Bu nedenle, bu tek yüzleşmenin bile evrenin tüm yapısını değiştirebileceği anlatılmaktadır.

Teşbih: “Garka-i mevc-i fenâ cûşiş-i deryâ-yı adem”. Burada “mevc-i fenâ” yani yok oluşun denizi olarak ifade edilen dünya hayatı, bir denize benzetilerek tasvir edilmiştir.

Tezat: “Garka-i mevc-i fenâ cûşiş-i deryâ-yı adem”. Bu beyitte yok oluş denizi ile karşılaştırılan dünya hayatı, aynı zamanda hayatın kaynağı olan bir denizdir.

İstiare: “cûşiş-i deryâ-yı adem”. Burada dünya hayatı bir denize benzetilerek anlatılmaktadır.

Mâder-i dehr mevâlidi ki durmaz doğurur
Der-kenar etmek içindir anı bâbâ-yı adem

Dünya anası, çocuklarını yokluk babasının kollarına vermek için durmadan doğurur. Bu beyitte “mâder-i dehr” yani “zamanın annesi” olarak nitelendirilen doğa, sürekli olarak yeni varlıklar doğurarak varlığını sürdürür. Bu doğum süreci hiç durmaz ve sonsuz bir döngü halindedir. “Mevâlidi” yani “doğumlar” kelimesi de bu döngüyü vurgular.

Ardından “anı” yani doğumu “der-kenar etmek” yani “kenara çekmek” gerektiği belirtilir. Bu kısımda bahsedilen “an” ise daha önce bahsedilen “mevâlidi” yani doğumlarla ilgilidir. Doğum süreci her ne kadar sonsuz olsa da her doğumun ayrı bir önemi ve anlamı vardır. Dolayısıyla doğumların anlamını anlamak için onlara ayrı bir önem vermek gereklidir.

“Bâbâ-yı adem” ise insanın babası anlamına gelir ve insanın yaratılışına ve varoluşuna vurgu yapar. İnsanın bu sonsuz döngünün bir parçası olduğu ve doğumların anlamını kavraması gerektiği vurgulanır.

Beyitte “mâder-i dehr” ve “mevâlidi” gibi kelimelerle doğaya atfedilen dişi özellikler, “bâbâ-yı adem” kelimesiyle eril özelliklerle birleştirilerek insanın doğayla olan ilişkisine vurgu yapılır.

Söz sanatı olarak ise “mâder-i dehr” kelimesi ile doğanın sürekli yenilenmesi ve varlığını sürdürmesi vurgulanırken, “bâbâ-yı adem” kelimesi ile insanın varoluşu ve doğayla olan bağlantısı arasında bir benzetme yapılmaktadır.

Çarhın evladını baştan çıkarır dâye-i dehr
Etmese terbiye sık sık anı lâlâ-yı adem

Yokluk lalası, feleğin oğlunu sık sık terbiye etmese, dünya dadısı onu baştan çıkarırdı. Burada “lâlâ-yı adem” ifadesi mecaz anlamda insanı terbiye eden, onu disipline sokan, eğiten ve yönlendiren güçleri temsil etmektedir. “Dâye-i dehr” ise zamanın cilvesi, oynadığı oyunlar anlamında kullanılmaktadır. Böylece, zamanın cilvesi insanın terbiyesini bozmakta ve onu baştan çıkarabilmektedir. Ancak, bu terbiye eksikliği hissedildiği zaman, insanın kendisini bu güçlerin etkisinden koruması ve onların doğru yönlendirmesi için çaba göstermesi gerekmektedir.

Herkesin kısmeti yokdan gelir amma bilmez
Yeri var âleme men eylese selvâ-yı adem

Her insanın kısmeti yokluktan gelir ancak bunu fark etmez. Eğer yokluk dünyadan (insanlardan) balı esirgerse, buna haklıdır. Yokluk insanın özünü ve gerçek karakterini ortaya çıkarır. İnsan yoklukla karşılaştığında, gerçek değerlerini keşfeder, kendini tanır ve başarıya ulaşmak için daha çok çalışır. Bu nedenle, yokluğun bir değeri ve önemi vardır.

Bu beyitte “yokluk” kavramı üzerinden bir metafor kullanılmıştır. Yokluk insanın hayatında önemli bir yer tutar ve onu şekillendirir. Beyitte yer alan “selva-yı adem” ifadesi de insanların yaşadığı dünyayı temsil eder. Dünya da insanların hayatına yokluk gibi zorlu koşullarla sınır koyar ve insanları bunlarla mücadele etmeye zorlar. Bu zorlu koşullar insanın kendi yeteneklerini keşfetmesine, güçlenmesine ve daha iyi bir insan olmasına yardımcı olur.

Söz sanatı olarak, beyitte “teşbih” kullanılmıştır. “Yokluk balını dünyadan (insanlardan) esirgese” ifadesi ile yokluğun değeri ve önemi anlatılmıştır. Bu ifade, yokluğun önemine vurgu yapmak için kullanılmıştır. Ayrıca “ki durmaz doğurur” şeklinde bir benzetme de kullanılmıştır. Bu benzetmeyle dünya, annenin bir çocuğu doğurması gibi devamlı olarak varlıkların doğduğu bir yer olarak tasvir edilmiştir.

Merdümî neş’et-i âdem’de yok oldu gitti
Vechi var dense benî âdem’e ebnâ-yı adem

Merdümi: ilk yaratılan, ilk insan anlamında kullanılan bir kelime
Neş’et-i âdem: insanın varoluşu, ortaya çıkışı
Vechi: yüz, görünüm
Beni âdem: insanların çocukları, insan soyu

Günümüz Türkçesi ile çevirisi: “İnsanoğlunun ortaya çıkışıyla yok oldu gitti ilk yaratılan
Yüzü insan olsa da, insanın çocuklarına ait insan soyu”

Bu beyitte insanın varoluşu, ortaya çıkışı vurgulanarak, ilk yaratılanın insan olduğu belirtiliyor. İnsanın varlığı ile birlikte yokluğun ortadan kalktığına vurgu yapılarak, insanın yoklukla ilişkisi ortaya konuluyor. İnsanın yüzü insan olsa da, aslında tüm insanlar yokluktan gelerek var oluyorlar ve insan soyu olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Bu nedenle insanların yoklukla ilişkisi çok önemli ve yokluk insanın hayatındaki yerini koruyor.

Söz sanatı olarak bu beyitte tautoloji söz sanatı kullanılmıştır. “Vechi var dense beni âdem’e ebnâ-yı adem” ifadesinde “vechi var” ve “beni âdem” ifadeleri anlam olarak aynıdır ve tekrar edilmektedir. Bu tekrarla hem insanın yüzüne hem de insan soyuna atıfta bulunulmuştur. Bu da nereden çıktı demeyin bendelimiyim adının hakkını vermem lazım ayrıntı manyağı olacaksınız. İnternet üzerindeki en ayrıntılı tahlili hazırlıyorum size sürprizlere hazır olun.

Dipnot şeklinde açıklamam gerekir: Sevgili bendelimiyim okurları Tautoloji, bir ifadenin kendi içinde doğru olduğu gerçeğini ifade eden bir mantıksal yapıdır. Başka bir deyişle, bir tautoloji, doğruluğu doğası gereği açık olan bir ifadedir ve tekrarlanarak ya da ifadenin farklı şekillerde ifade edilerek tekrar vurgulanmasıdır. Örneğin, “Aklı başında olan bir insan sağlıklı düşünebilir” ifadesi bir tautolojidir, çünkü “aklı başında olan bir insan” zaten “sağlıklı düşünebilir” anlamına gelir. Tautolojiler genellikle gereksizdir ve genellikle kullanımdan kaçınılması önerilir, çünkü hiçbir yeni bilgi veya anlam katmazlar.

İki kâğıttan ibaret nüsah-ı kevn ü mekân
Biri ibkâ-yı vücud ü biri efnâ-yı adem

Kainat iki kağıttan ibarettir, biri varlığın devamlılığı diğeri yokluğun tüketilmesidir.

Selb ü icab ü taayyün ederek âlemden
Bir netice verir elbette kazâyâ-yı adem

Dünyada olumlu ve olumsuzluğun ortaya çıkması karşısında yokluk hükümleri elbette bir netice verir.

Mim-i imkânını mahv eylese mollâ evvel
Yoksa nefy etmese de âhırıdır lâ-yı adem

Molla önce isminin aşındaki mim’ i kaldırmalıdır, kaldırmadığı takdirde sonu yine yokluktur.

Şeyhe bak ketm-i ademden deyu takrir eyler
Bilmez amma ki nedir mani-i ifnâ-yı adem

Şeyhe bak! Yokluğun gizli oluşunun sırrının yokluktan olduğunu söylüyor, ama yokluğun gizli oluşundaki manayı bilmiyor.

Sığmaz ol daire-i kevn ü mekâna ne bilir
Geçmeyen arş’ı nedir mülk-i mualla-yı adem

Yokluk ülkesinin yüceliği kainata sığmaz, Arş’ı geçmeyen yokluğun yüce diyarı nedir, bilmez.

Yok yere zahid urur da da’vi-i hestîden dem
Yakasın tutmuş iken pençe-i kübrâ-yı adem

Yokluğun büyük pençesi yakasından tutmuş iken zahid boş yere varlık davasında bulunur.

Sanırım masraf u irâdı gelir hep baş başa
Oldu serrâ-yı vücûda göre darrâ-yı adem

Sanırım geliri ile gideri denk oldu. Varlığın karı (bolluğu) ile yokluğun zararı (azlığı) birbirini karşıladığı.

Zeyd-i vârid ile sulh olmadı amr-ı âid
Yoğise âlemin aslı ne bu gavga-yı adem

Gelen Zeyd ile geri dönen Amr hiç barışmadılar. Eğer alemin aslı yoksa bu yokluk kavgası nedendir?

Kays u leyla’sı dahi zeyd ile amr’ı gibidir
Diyecek olsam olur ol dahi esma-yı adem

Mecnun ve Leyla ile Amr gibidir, diyecek olsam, bunlar da yokluğun isimleri olur.

Farkı gûya bu iki suretin aklımca benim
Birisi hubb-ı fenâdır biri bagzâ-yı adem

Bana göre yokluğun gizli düşmanlığı ile yokluk sevgisi iki suretin (Amr ve Zeyd/ Leyla ile Mecnun) farkı gibidir.

Nakş-ı nâmık’la aceb nâmık olur mu hâtem
Var gibi bunda vücûd ehline ima-yı adem

Bir yüzüğe Namık adı yazılsa Namık orada olur mu? Bunda, varlık iddia edene bir yokluk iması vardır.

Şeyh efendi sana der miydi ki vârından geç
Varlığın olmasa da sidre-i me’vâ-yı adem

Yokluğun en yüce noktası senin varlığın olmasaydı, Şeyh efendi sana varından (varlığından) geç der miydi?

Hizmet et sen ana vârınla ki tâ himmet edip
Eylesin ol da seni ârif-i mana-yı adem

Sen bütün varlığınla ona (Şeyh) hizmet et; o da himmet edip seni yokluk bilgisine sahip kılsın.

Çekme dünyalık için gam dil-i nâbûdîde
Var iken mâhasal-ı rızk u atâyâ-yı adem

Yokluk hediyesinin rızkı ortaya gelmişken, bulunmaz diye dünyalık için gönlünde gam çekme.

Herkese bâr-ı belâ kendisinin varlığıdır
Gam u âlâmdan azade berâyâ-yı adem

Herkese bela yükü kendisinin varlığıdır. Yokluğun halkı gam ve elemlerden azad eder.

Sarf edip vârını aklın var ise var yok ol
Rahat istersen eğer eyle temennâ-yı adem

Eğer rahat istersen yokluğu arzu et, aklın var ise varını sarf et ve yokluğa git.

Biz bu mihnet-geh-i hestîye küçükten geldik
Yoksa kim eyler idi terk-i kühencâ-yı adem

Biz bu varlığın gam ülkesine küçükten geldik; yoksa yokluk ülkesini kim terk ederdi.

Durmasa böyle felek bâri yıkılsa gitse
Bir zaman olsa yeri hayme-i bâlâ-yı adem

Felekler böyle durmasa da yıkılsa ve bir zaman da onun yerini yokluğun yüce çadır alsa.

Avutan halkı bu gam-hânede oldur yoksa
Olmasa müşkil idi telsiye-bahşâ-yı adem

Halkı bu gamhanede (dünya) avutan yokluktur. Şayet yokluğun avutuculuğu olmasaydı teselli bulmak zor olurdu.

Doğrusu rahat ederdik gidip âlem ademe
Yerine gelse anın sâha-i pehnâ-yı adem

Bütün alem yokluğa doğru gitseydi ya da onun geniş meydanı bize gelseydi doğrusu rahat ederdik.

Bermurad olmayıcak ben yere geçsin âlem
Necm ü mihr ü mehi olsun eser-i pâ-yı adem

Madem ki ben muradıma eremeyeceğim, dünya yerin dibine geçsin ve onun yıldızı, güneşi, ayı yokluğun ayağının altında yok olsun.

Çâk çâk eyler idim ceyb-i kabâ-yı ömrü
Olmasa zeyli tırâzîde-i damga-yı adem

Eğer yokluk damgasının süsü ömür elbisesinin eteğine eklenmemiş olmasaydı onu paramparça ederdim.

Ben o bîzâr-ı vücudum ki dil-i gamzedeme
Üns-i mavtın görünür vahşet-i sahra-yı adem

Ben varlığımdan öylesine usanmışım ki, yokluk çölünün ıssızlığı gamlı gönlüme yuvamın sıcaklığı gibi gelir.

Şafak-ı subh-ı bekadır nazarımda gûya
Mevce-i bahr-ı siyâh-ı şeb-i yeldâ-yı adem

Benim nazarımda yokluğun uzun ve karanlık gecesinin simsiyah denizinin dalgaları hiç bitmeyecek bir sabahın şafağıdır.

Öyle bîmar-ı gamım kim olamam âsûde
Câme-hâb olsa bana şeh-per-i anka-yı adem

Ben öyle gam hastasıyım ki anka kuşunun uzun kanadı bana yatak olsa yine de rahat edemem.

Dil-harâbım ben o hey’ette ki nisbetle bana
Beyt-i ma’mûr olur hâne-i bîcâ-yı adem

Gönlüm öylesine yıkık ki, bana nisbetle yokluğun belirsiz yeri mamur bir yuva olur.

Öyle bîmar-ı gamım sahn-ı fenâda gûya
Yaptı enkaz-ı elemden beni bennâ-yı adem

Ben öyle gam hastasıyım ki, yokluk diyarında yokluk mimarı beni sanki elem enkazından yapmış.

Ahter-i matlabım âfâk-ı felekten doğmaz
Günde bin şey doğurur leyle-i hublâ-yı adem

Yokluk gecesi günde bin şey doğurur fakat benim isteklerimin yıldızı göğün ufuklarından bir türlü doğmaz.

Düşmeden sâye-i kilk-i emelim levh-i dile
Nokta-i kiklim olur hâl-i müheyyâ-yı adem

Arzu kaleminin gölgesi gönül sayfasına düşmeden yokluğun görünüşü kalemimin noktası olur. (Arzularımı ona erdirir)

Cevheri su kesilir tâbiş-i ye’simle eğer
Çeşm-i ümîdime dûş olsa merâyâ-yı adem

Yokluğun aynaları gözlerimdeki ümide sırt çevirse, kaderimin parlaklığı o aynaları su haline getirir/eritir.

Yok olur ismi dahi aynı müsemmâsı gibi
Emelim olsa eğer dâhil-i huylâ-yı adem

Eğer ben yokluğu istesem onun hülyası bile (adı gibi) yok olur.

Bî-vücudum o kadar ben ki aransak ikimiz
Ben bulunmam bulunur belki müsemmâ-yı adem

Ben varlığımdan öylesine sıyrılmışım ki, yoklukla birlikte ikimizi arasalar, ben bulunmam ama belki yokluğun ismi bulunur.

Hayretim çarha sükûn-âver-i tab’-ı ta’til
Vahşetim bâis-i peydâyi-i sevda-yı adem

Benim şaşkınlığım feleğe durgunluk verici oldu. Yokluk sevdasının ortaya çıkmasına ise benim yalnızlığım sebep oldu.

Vâlihim öyle ki aks-i nigeh-i germimden
Reng-i hayret alır âyine-i deryâ-yı adem

Öyle şaşkınlık içerisindeyim ki yokluk denizinin aynası ateşli bakışlarımın aksinden hayret rengi alır.

Vahşetim öyle ki olsa nazar-ı ünsüm olur
Tîr-i rem-gerde-i âhû-yı sebük-pâ-yı adem

Yalnızlığım o derece ki bakışım her zaman yokluğun tez ayaklı ceylanını ok görmüş gibi ürkütür.

Ye’sim ol mertebe kim sûret-i ümmîdimdir
Mâverâ-yı felek-i mahv-ı heyûlâ-yı adem

Üzüntüm o dereceye geldi ki yokluğun özünün silindiği feleklerin ötesi benim ümidimin ta kendisidir.

Bulanır girye-i hûnînim ile bahr-ı vücud
Sararır âhım ile sebze-i sahra-yı adem

Varlık denizi kanlı gözyaşlarımla bulanır, yokluk ülkesinin yeşilliği ahım ile sararır.

Öyle diltengî-i hestî ile rencûrum kim
Hûn olur nâlelerimden dil-i ferdâ-yı adem

Öyle bir gönül darlığı ve yaşama azabı içindeyim ki yokluğu arzulayan gönlümün geleceği bile iniltilerimden kan olur.

Buna takat mı gelir ya buna can mı dayanır
Meğer imdad ede hestî-i dih-i ecza-yı adem

Buna ne güç yetiyor, ne de can dayanıyor. Yokluk unsurları yardıma koşup yokluğu oluşturmalıdır.

Aferin ey ney-i kilk-i hüner-i îsî-dem
Eyledin nefha-i i’caz ile ihyâ-yı adem

Aferin ey İsa nefesi gibi hünerli kalemin ahengi; mucize yaratan nefesinle yokluğa hayat verdin.

Şule-i nefha-i cansûzum ile lîk yanıp
Olmadan dâğ-ı tenim şem’-i şeb-ârâ-yı adem

Varlık yaram yokluk gecesini süsleyen mum olmadan can yakıcı şulelerle yandı.

Bir gazel söylesen olmaz mı berâ-yı hatır
Ne kadar sıklet ise nazm-ı mukaffâ-yı adem

Her ne kadar adem kafiyeli bir gazel söylemek zor olsa da, hatır için bir gazel söylesen olmaz mı?

Hâl-i anber-şikenin fitne-i eczâ-yı adem
Nigeh-i sihr-eserin nâtıka-bahşâ-yı adem

Anber kokusunu bastıran benim, fitne saçan yokluğun bir parçasıdır. Yokluğa söz kudreti veren büyüleyici bakışlarındır.

Can bulur tarf-ı lisanınla hurûf-ı hestî
Çâk olur nâveg-i gamzenle süveydâ-yı adem

Varlık şekilleri senin bakışının lisanı sayesinde can bulur ve gamzenin okuyla yokluğun yüreği parçalanır.

Arâz-ı handeye lâl-i nemekînin cevher
Cevher-i harfe femin nokta-i yektâ-yı adem

Gülüşünün işareti tatlı dudağa cevher katar, yokluk yok olan ağzının noktasına harf cevheri ilave eder.

Seni görse dökülürken katarât-ı ekşim
Havf-ı gamzenle olur ağabeyle pâ-yı adem

Gözyaşı damlalarım akıp giderken seni görse, bakışının korkusuyla, kabarcıklar halinde yokluğun ayaklarına dökülür.

Kavs-i ebrûsunu kursa yıkılır tâk-ı felek
Tîr-i müjgânını alsa titirer cây-ı adem

Kaşlarının yayını kursa feleğin takı yıkılır; kirpiklerinin okunu atsa yokluk diyarı titrer.

Can atardı ademe tîr-i nigâhından ecel
Tîr-i hışmından eğer yanmasa beydâ-yı adem

Yokluk sahrası öfke okundan yanmasa bile ecel, senin bakışının kılıcından yokluğa can atardı.

Anlamış nisbetini mihr ü vefâ-yı yâre
Eden oldur dil-i bîçareyi cûyâ-yı adem

Biçare gönlümü yokluk arayıcısı eden, yarin vefasının ve sevgisinin derecesini anlamasıdır.

Akifâ tarh-ı suver eyledi hîçâhîçe
Var mı hâmem gibi bir hendese-pîrâ-yı adem

Ey Akif, yokluğun bütün güzelliklerini dile getiren senin kalemin gibi yokluğu şekillendirip donatan var mı?

Arifân yokluk ile etmede isbât-ı vücud
Ben ise varlık ile eyledim inşâ-yı adem

Arifler varlığın ispatını yoklukla yapıyorlar. Ben ise varlık ile yokluğu inşa ettim.

Yoğu var eylemeğe hayli çalıştım lâkin
Oldu sa’y ü talebim hep lev ü levlâ-yı adem

Yoğu var etmek için çok çalıştım fakat isteklerim ve gayretim yokluğun yürek acısı oldu.

Sığmadı çünkü dehan-ı dile nutk-ı hesti
Eyledim hame-i mu’ciz-demi güya-yı adem

Gönlümün ağzına varlık sözü sığmadı bende mucizeli kalemimle ona yokluğu söylettim.

Bu kasîde kaleme kaf-ı fenadan geldi
Olsa nâmı yakışır beyzâ-yı anka-yı adem

Bu kaside kaleme yokluğun Kaf dağından geldi, bu bakımdan adı yokluk ankasının yumurtası olsa yakışır.

Kimisi nîstî-yi alemle taleb-efzâ-yı adem
Kimi hestî-yi alemle taleb-efzâ-yı adem

Kimisi gam yokluğuyla varlıkta sonsuzluk arar; kimisi de varlığın elemiyle yokluğu çağırır durur.

Mahv-ı hâk-i reh-i şâhenşeh-i kevneynim ben
Ne tevellâ-yı vücûd ü ne teberrâ-yı adem

Ben iki cihan şahlar şahının yolunun toprağında yok oldum, ne varlığa yaklaşırım, ne yokluktan uzaklaşırım.

Akif Paşa

Sonsöz: Sevgili bendelimiyim okuru müsadenizle burada biraz mola vereceğim. Bu yazı güncellene güncellene tamamlanacak. İnternetteki en ayrıntılı tahlil olacak. Farklı zamanlarda mola vererek yaptığım bir tahlil olduğu için her beyiti farklı metotla inceledim kiminde söz sanatı kiminde yorum kiminde yapısal inceleme kiminde felsefi inceleme oldu. Ama internette bulabileceğiniz en ayrıntılı inceleme budur.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com