Orhan Pamuk’un son kitabı Kafamda Bir Tuhaflık okunmaz mı hiç? Tabii ki okunur! Kitabı elimden geldiğince tanıtmaya çalışacağım. Yer yer özetleyebilir ve filmin devamını anlatan adam durumuna düşebilirim. Sizi uyarıyorum, yazıyı okumadan önce bunları bilmenizde fayda var.
Ancak şunu biliyorum ki bir eserin özeti ya da onun hakkındaki bilgi, asla edebiyat eserinin kendisiyle boy ölçüşemez. Asla aynı tadı alamazsınız. Edebiyat severler bilir. Özetini de tahlilini de okusanız edebiyat eserini okumak için can atarsınız. Zaten Pamuk’un Nobel’li kalemi, bize sadece bir hikâye anlatmaz; bir şehrin, bir kültürün ve bir adamın ruh haritasını çıkarır.
Düz Yazı, Şiir ve Bayatlama İhtimali Üzerine Kısa Bir Not
Önceki paragrafta son kitabı dedim. Belki bu yazıyı siz okurken son kitabı bu olmayacak, başka kitaplar da yayınlayacak. Düz yazı ve şiir arasındaki fark bu olmalı. Düz yazı bayatlayabilir, tıpkı mevsiminde satılmayan yoğurt gibi. Ancak şiir daha uzun yaşar, çünkü zamansızdır. Düz yazı günceldir ve her şeye dairdir. Şiir ise kişiseldir.
Ama Kafamda Bir Tuhaflık gibi bir düz yazı, bayatlamayı reddeder. Çünkü o, sadece bir olay örgüsü değil, İstanbul’un değişme hızının ta kendisidir. Pamuk, Mevlüt’ün hikâyesini anlatırken, şehrin gecekondu mahallelerinden lüks sitelere uzanan, boza ve yoğurt kokusundan neon ışıklarına geçen o büyük dönüşümü kayda geçirir. Bu yönüyle Mevlüt’ün hikayesi, kişisel olmaktan çıkıp, kolektif bir destan haline gelir.
Her Şeyin Başlangıcı: 17 Haziran 1982 ve Mevlüt’ün Hayalleri
Kafamda Bir Tuhaflık, 17 Haziran 1982 Perşembe diye başlıyor. Eser, Mevlüt İle Rayiha başlığı altında Kız kaçırmak ne zor iş alt başlığı ile bizi hemen olayların içine fırlatıyor. İlk cümle de bir manifesto gibi: “Bu, boza ve yoğurt satıcısı Mevlüt Karataş’ın hayatının ve hayallerinin hikayesi.” Yazar, hikâyeyi tanrısal anlatıcı bakış açısıyla ele alıyor, ama bu tanrısal anlatıcı, sanki kahramanımızın sırtına yapışmış, onunla birlikte yürüyor.
İlk sayfada kahramanımızın fiziksel özelliklerini buluyoruz: “Kahramanımız Mevlüt uzun boylu, sağlam ama zarif yapılı, iyi görünüşlüydü. Kadınlarda şevkat uyandıran çocuksu bir yüzü, kumral saçları, dikkatli ve zeki bakışları vardı. Kırkından sonra bile yüzünün çocuksu olmasını ve kadınların onu güzel bulmasını” arada bir okurlarına hatırlatacağını söylüyor. Buradan anlıyoruz ki kahramanımız Mevlüt Karataş şu anda kırkını geçmiş durumda. Ancak hikâye anlatıcısı bize, Amcasının oğlu Korkut’un kız kardeşi Rayiha’yı kaçırmasını, yani seneler önceki o kritik anları anlatacak.
Mevlüt’ün bu çocuksu yüzü, onun saf ruhunun, değişime ayak uyduramayan o tuhaflığının adeta bir aynasıdır.
Yanlış Bir Yüz, Doğru Bir Kadın: Akşehir Garında Donan Işıklar
Yağmur, köy çeşmesi, pikap, gece yarısı, köpek havlamaları; hepsini hissediyorsunuz. Kız kaçırırken kahramanla birlikte siz de heyecanlanıyorsunuz. Nobel ödüllü bir yazarın üslubunun ne denli güzel olduğunu övmeme gerek yok artık. Bu arada kız kaçırma bölümü Konya, Beyşehir’de geçiyor. Yazar bunu ilk sayfada belirtmiş.
Süleyman kamyonet ile Mevlüt ve Rayiha’nın kaçmasına yardım eder, onları Akşehir Tren İstasyonuna bırakır. Süleyman bu işin ortağı olduğu için korkmaktadır, başını belaya sokma pahasına yardım etmiştir. Süleyman onları bırakır ve uzaklaşır. Tren garına girerler; burası ışıl ışıl floresanlarla aydınlatılmıştır.
İşte o an! Mevlüt, gece yarısı bir türlü tam olarak göremediği Rayiha’nın yüzünü burada tam olarak görür. Ama:
“Amcasının büyük oğlu Korkut‘un düğününde gördüğü kız değildi bu. Onun yanındaki ablasıydı. Mevlut’a düğünde güzel kızı göstermişler, yerine ablayı yollamışlardı.”
Mevlüt aldatılmıştır. Utanç duyar. Adının Rayiha olduğuna bile emin olamadığı kızın yüzüne bakamaz. Rayiha kimdi? Mektuplar yazdığı kişi yoksa ablası mıydı? Ortada bir hata vardı. “Aklı kendiliğinden, sürekli olarak, bu kötü duruma yol açan geçmişteki hatasını araştırıyordu.” Mektupları yazarken hayal ettiği küçük kardeşti. Ama şimdi büyük kardeşi kaçırmıştı. “Rayihanın yanına otururken ona bir kere daha baktı. Hayır onu dört yıl önce düğünde uzaktan bile gördüğünü hatırlamıyordu.” Mevlüt aldatılmıştı.
Kitabın ilk sayfasında yer alan “Büyük dururken küçüğü kocaya vermek pek âdet değildir.” (Şinasi, Şair Evlenmesi) cümleyi ilk 20 sayfada daha net anlıyoruz. Ancak Mevlüt, ne olursa olsun, bir edebiyat kahramanı olmanın tüm gereğini yerine getiriyor: kadere rıza göstermek.
İlk bölüm biterken “Rayihanın kısa hayatı boyunca” ifadesi bize gelecek olaylar hakkında ipucu veriyor. Bölüm biterken heyecanımızı diri tutmamızı sağlıyor. Yazar yine bu kitabında da ustalıkla sizi kitabın içine çekmeyi başarıyor. Her bölümünü içer gibi okuyacağınız bir kitap.
İstanbul: Kalabalıkta Saklanan O Tuhaflık
Mevlüt, Rayiha ile kaderine razı olur ve mutlu bir evlilik hayatı yaşar. Yoğurt satmaya devam eder, çocukları olur, büfe işletir. Ama onun asıl yolculuğu İstanbul’un sokaklarında süren o ebedi yürüyüşüdür.
Mevlüt, şehrin modernleşmesine karşı direnen, sürekli değişen bir İstanbul’da bile sabit kalan, boza satmayı bir yaşam felsefesi haline getiren son adamlardandır. Onun elindeki boza tepsisi, bir yandan geleneksel İstanbul’u temsil ederken, bir yandan da modern hayatın sunduğu yeni imkanlara karşı direnişin sembolüdür.
Şehir, Mevlüt’ün içindeki yalnızlığı, yani kafamdaki o tuhaflığı koruyabildiği tek yerdir. Pamuk, bu durumu o enfes şehir tasviriyle özetler:
“Ama İstanbul bir köy değildi. Şehirde tanımadığı bir kadını takip ettiğini sandığın kişi, aslında Mevlüt gibi kafasında önemli düşünceler taşıyan ve ileride büyük işler başaracak biri de çıkabilirdi. İnsan şehirde kalabalık içinde yalnız olabilirdi ve şehri şehir yapan şey de zaten kalabalık içinde insanın kafasındaki tuhaflığı saklayabilme imkânıydı.”
Bu, sadece bir roman değil, aynı zamanda şehrin çeperinden merkeze doğru yaşanan büyük göçün ve kimlik arayışının belgeselidir.
Son Söz: Mutluluk ve Hayatın Tadı
Kitap oldukça akıcı bir şekilde devam eder. Kitabı sonuna kadar anlatıp merakınızı baltalamak istemediğim için burada bırakmak durumundayım. Ancak kısacık bir ipucu vereyim: Mektupların gerçek sahibinin kim olduğu ileride ortaya çıkacak. Bu keşif, Mevlüt’ün hayatındaki tüm taşları yerinden oynatacak ve size Mevlüt’ün sadakatinin, Rayiha’ya duyduğu o büyük sevginin ne denli güçlü olduğunu gösterecektir.
Mutlu okumalar. Kahveli instagram fotoğrafı paylaşmayın. Bu kitaba ayran daha uygun gider, yanına da bir tas taze boza. Kitabın son cümlesinin de bize fısıldadığı gibi:
“Kafamda bir tuhaflık vardı benim, zaten ne varsa ondan oldu.”
Daha ne olsun? Bu büyük eseri okumayı sakın ertelemeyin.
Kitabı okuyanlara soralım beğendiniz mi?
yorumlarınızı bekliyorum.