İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade Hikayesi (Prens Kalyanamkara ve Papamkara Hikayesi)

İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade Hikayesi ya da Prens Kalyanamkara ve Papamkara Hikayesi isimli hikayeyi sizler için bütün halinde paylaşacağız. Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir: İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır. Uygur Türkçesi metinlerindendir. Çeviri Melih Karagöz’ün yazının sonunda belirtilmiş makalesine aittir.

İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade Hikayesi ya da Prens Kalyanamkara ve Papamkara Hikayesi

Burkan (Buda) der ki: Çok eskiden, binlerce binlerce yıl önce Baranas adlı bir devlet vardı. Burada Vipaçyin adlı bir Burkan zuhur etmişti. Baranas ülkesinin mihracesi çok akıllı ve iyi idi. Halkı iyi kanunlarla ve adaletle idare ederdi. Altmış küçük beğliği, sekiz yüz kalesi, beş yüz beyaz fili, yirmi bin karısı vardı. Fakat oğlu yoktu.

Bir gün mihrace halka, dağ, ırmak, göl ve ağaç tanrılarına dua etmelerini ve kurban sunmalarını emretti. On iki yıl sonra mihracenin birinci ve ikinci karısı hamile kaldı. Sonra da birer oğlan doğurdular. Mihrace müneccimleri çağırarak çocuklarının istikbalini sordu ve onlara birer ad vermelerini istedi. Müneccimler, çocuklar doğarken zuhur eden alâmetleri sordular. Birinci çocuk doğmadan önce annesinin huyu fenalaşmış, sinirli ve kibirli olmuştu. Doğum sırasında ise huyu güzelleşmişti. Müneccimler bu çocuğa Edgü Ögli Tigin (İyi Düşünceli Şehzade) adını verdiler. İkinci çocuk doğmadan önce annesinin huyu iyi, sözleri yumuşak idi. Doğum sırasında ise huyu fenalaşmıştı. Müneccimler bu çocuğa Ayıg Ögli Tigin (Kötü Düşünceli Şehzade) adını verdiler.

İyi Düşünceli Şehzade sevimli ve akıllı idi. Babası ve annesi onun üzerine titrerdi; Kötü Düşünceli Şehzade ise tamamen aksi idi. Annesi babası onu görmek bile istemezlerdi. Bir gün İyi Düşünceli Şehzade maiyeti ile dolaşmağa çıktı, Kendisine çalgıcılar ve şarkıcılar refakat ediyor, etrafında büyük bir kalabalık bulunuyordu.

Dışarıda dolaşmak için ata binmişti. Şehrin dışında çiftçileri görüyordu: Kuru yeri sular, nemli yeri sürerlerken kuşlar ve kuzgunlar gagalayıp yürüyorlar, sayısız canlıyı öldürüyorlar. Tarla sürülürken kuşçular (kuş avlayanlar), geyikçiler, balıkçılar, avcılar, ağcılar, tuzakçılar kötü işler yapıyorlar, pek çok canlıyı öldürüyorlar. Birçok insanlar ise çıkrık çeviriyor, yün eğiriyor, kendir eğiriyor, bezleri sıkıştırıp yünlü kumaş dokuyorlar. Bunlardan başka birçok zanaatkâr da kendi zanaatlarıyla ilgili işlerini işliyorlar, türlü türlü zahmetler ve eziyetler çekiyorlar.

Ayrıca şunları gördü: Birçok canlılar 3 atları ve öküzleri kesiyor; koyunları, domuzları ve diğer canlıları öldürüyor; derilerini soyuyor; ırmak gibi kan akıtıyor; etlerini, kanlarını satıyor; onlarla kendilerini besliyorlar. Şehzade Bodısavat (Buda adayı), ülke halkının böyle kötü işler yaptığını görüp son derece üzüntülü ve kaygılı 4 bir vaziyette ağlayarak şehre girdi.

Mihrace, İyi Düşünceli Şehzade’yi üzüntülü görünce şöyle sordu: Sevgili oğlum, niçin üzüntülü geldiniz? Şehzade han babasına, ağlayarak şunları arz etti: Bu ne ıstıraplı yer imiş; niçin doğdum ben?

Han babası şöyle sordu: Niye ağlayarak üzüntülü geldin? Şehzade şöyle arz etti: Dışarıda dolaşmağa çıkmış idim. Nice yoksul ve ıztıraplı canlılar görüp ağladım.

Han babası şöyle dedi: Sevgili yavrum: yer ve gök yaratılalı 6 beri zengin de var yoksul da var; hangi birini ıstıraptan kurtaracaksın?

Şehzade şöyle arz etti: Babam hazretleri, beni seviyor musunuz?

Han babası şöyle dedi: Sevgili yavrum, seni öyle seviyorum ki, avuç içindeki inci boncuk gibi, gözdeki (ışık gibi). (Babasının hazinesinden muhtaç olanlara) 7 dilediği kadar verdi. Bu iyi şöhret ve ad, dört bir yana yayıldı. Günler geçtikçe dilencilerin ardı arkası kesilmedi. Şehzade daha başka hazineler istedi, babası yine verdi. Günler ve aylar ilerledikçe böyle verile verile hazinedeki servet azıcık kaldı. Bunun üzerine hazinedar başı hükümdara, hazinenin tükenmekte olduğunu söyler.

Hükümdar; “baba oğlu için kazanır, ne isterse verin” diye emir buyurur. İyi şehzade ne isterse vermeğe devam ederler. Bunu duyan beğler, vezirler hükümdara, “haşmetmeâb; ülkeyi, töreyi tutan hazinedir; hazine biterse ülke ve töre nasıl muhafaza edilir?” derler.

Hükümdar “ben sevgili oğlumun gönlünü nasıl kırarım? En iyisi, hazinedarlar bir süre ortada görünmesinler, oğlum kendi kendine durumu anlasın” diye cevap verir.

Dilenciler gelince iyi şehzade hazinedarları bulamaz. Bunun üzerine bizzat kendisinin zengin olması gerektiğine karar verir. İleri gelenlere nasıl zengin olunacağını sorar. (Ercilasun, 2017, s. 246-249)

Türlü türlü kazanç yollarını söylediler.

Biri şöyle der: Kazanç için tarlayı ekip biçmekten iyisi yoktur. Bir ekilse binlerce olur.

Biri şöyle der: Koyun ve at beslense yıldan yıla çoğalır, zengin olunur.

Biri şöyle der: Doğuya ve batıya ticaret için gidilse zengin olunur.

Yine bir bilge, kanun bilir bir kişi şöyle dedi: Mal kazanmak için okyanusa girilip gönüldeki arzuların tatmin edilmesi düşünülse ve bulunmaz çintemeni mücevheri bulunsa, bütün yeryüzündeki canlıların arzusu böylece (yerine getirilir).

Sonuncu fikir şehzadenin hoşuna gitti. Babasına denize açılmak istediğini söyledi. Han babası çok üzüldü; “benim malım senin malın değil mi, niçin kendini ölüme atıyorsun?” dedi ve devam etti:

Beş türlü tehlike var. Bir tehlike şudur: Yırtıcı balık uyanıkken dikkatsizlikle ona rast gelinir, herkesi gemi ile birlikte yutar. İkincisi: Suyun içinde su renginde dağlar var, gemi çarpıp parçalanır, herkes ölür. Üçüncüsü: Sudaki şeytanlar vurup gemiyi sulara gömerler. Dördüncüsü: Büyük girdaplar gemiye girer, su döner ve çarpışır. Beşincisi: Gök yarılır, korkunç bir fırtına kopar, gemi devrilir, herkes ölür. Bunca korkunç tehlikelere girip öleceksiniz ve bizi betbaht edeceksiniz. Bu sözlere rağmen şehzade gitmek istedi. Han babası müsaade etmeyince yemek yemedi. Altı gün geçince anası, babası ve devlet erkânı ağlayarak geldiler. Sonunda hükümdar razı oldu.

“Denize açılmak isteyen gemiciler ve kılavuzlar gelsin, şehzadeye katılsın ve onu sağ salim getirsinler” diye ferman çıkardı. Fermanı duyan beş yüz satıcı geldi. “Biz şehzadeye kul oluruz, ölse birlikte ölürüz, gelse birlikte geliriz” dediler. Baranas kavmi içinde bir iyi ve yiğit denizci vardı. Beş yüz defa denize girmiş ve sağ salim dönmüştü. Fakat seksen yaşında idi ve gözleri görmüyordu. Beş yüz kişi, bu gözü görmez kılavuza başvurdular. Şehzade kılavuzu ve adamları han babasına götürdü.

Hükümdar, “biricik, sevgili oğlumu sizlere emanet ediyorum, onu sağ salim geri getirin” diye buyurdu. Yaşlı kılavuz, “haşmetmeâb, niçin böyle gökler gibi, mücevher gibi oğlunuzu Ölüme gönderiyorsunuz? Bu korkunç denizde nice canlılar öldüler” dedi. Hükümdar, “ne yaptımsa ona mani olamadım, artık siz ona kılavuzluk edin” buyurdu. Han babası şehzadeyi hazırladı. Beş yüz adamın da aşı, suyu, her şeyi hazırlandı ve yola salındı. Kötü şehzade bunları duyunca “annem, babam zaten benden nefret ediyor, şimdi ağabeyim mücevheri getirirse daha da kıymetli olacak, iyisi mi ben de birlikte gideyim” diye düşündü ve babasından müsaade istedi. Babası onu zaten sevmediği için “gidersen git” dedi. Hükümdar ve bütün millet ağlayıp feryat ederek iyi şehzadeyi uğurladılar.

Okyanusa varınca yedi gün durup bir gemi yaptırdı. Yedi demir zincir ile gemiyi bağlayıp hareketsiz durdurdu. Yedinci gün şafak sökerken İyi Düşünceli Şehzade, ulu davullar çaldırtıp şöyle ferman buyurdu: Okyanusa giriyorsunuz; kim ölüm tehlikesinden korkuyorsa önceden yürüyüp gitsin. Ben sizleri zorla götürmüyorum. Fermanı işitenlerden hiç kimse sesini çıkarmadı. Her gün böyle davul çaldırıp ferman buyurdu; hiç kimseden ses çıkmayınca yedinci gün demir zinciri açtı, demir halatlar yürüdü.

Şehzadenin talihi ve kısmeti olduğu için, kazasız belâsız, nice gün sonra mücevherli adaya ulaştılar. Yedi gün orada dinlendiler. Yedinci gün harika ve nadide mücevherleri, incileri bitirinceye kadar gemiye yüklediler. Şehzade şöyle buyurdu: Şimdi ben bu mücevherlerle gitsem bütün canlılara fazla fayda sağlayamayacağım. Sizler gidiniz; ben de bunların hepsinden daha üstün olan çintemeni mücevherini almaya gideyim ki bütün canlılara eksiksiz, sonuna kadar fayda sağlayabileyim. Sonra kardeşi Kötü Düşünceli Şehzade’ye öğüt vererek ve gemiyi ona emanet ederek geri gönderdi.

Şehzade, ihtiyar kılavuz ile yalnız kaldı. O zaman İyi Düşünceli Şehzade, ihtiyar kılavuzun kolundan tuttu; yedi gün bellerine ve boğazlarına kadar suda yürüyerek gümüşlü adaya ve dağa ulaştılar. Yeri, kumu tamamen gümüş. Biraz dinlenmek istediler. İhtiyarın mecali kalmamış, gücü tükenmişti. Kıpırdanıp yürüyemedi. Bunun üzerine şehzadeye şöyle arzda bulundu:

Oğlum, bundan sonra, doğu tarafında altın dağ var, görünüyor mu, bakın dedi. İhtiyar şöyle devam etti: O altın dağa ulaşırsanız mavi lotus çiçekleri göreceksiniz. O lotusların her birinde birer zehirli yılan var; zehirli solukları uzaktan öyle görünür ki her lotustan duman tüter gibidir. Bu ise çok büyük tehlike demektir. O lotuslar yolunu geçebilirseniz ejderler hakanının mücevherli başkentine ulaşırsınız. O şehrin çevresindeki yedi kat hendek içinde hep zehirli ejderhalar ve yılanlar yatmaktadır. Onları geçebilirseniz iç şehre girersiniz; ejderler hakanının huzuruna çıkarsınız ve erdini mücevherini bulursunuz.

Ben şimdi ölüyorum, siz yalnız kalıyorsunuz. Yüce efendim, korkmayınız, üzülmeyiniz, sağ salim ulaşacaksınız. Burkan (Buda) talihine hangi gün ulaşırsanız beni unutmayınız. Ben iyi ve doğru bir rehber ve kılavuzum.

(Şehzade şehrin surlarına) ulaştı. Kapıda iki temiz kız duruyor, ellerindeki mücevherden ipleri eğiriyorlardı. Şehzade “kimsiniz?” diye sordu. Kızlar “kapı bekçisiyiz” dediler. Sonra şehzade şehrin içine girdi. Doğudaki kapıya vardı. Dört güzel kız, beyaz gümüşten ip eğiriyor ve bu kapıyı gözetiyordu. Şehzade sorunca “kapıyı koruyan kızlarız” dediler. Sonra daha içeriye girdi. Sarayın kapısına ulaştı. O kapıda sekiz güzel ve harikulade saf kız, sarı altından ip eğiriyorlardı. Şehzade güzellikleri karşısında hayran kalıp “siz ejderler hakanının karıları mısınız?” diye sorunca “biz saray kapısının gözeticileriyiz” dediler.

Sonra şehzade içeriye şöyle arzda bulundu: Çımbudvıp yerindeki Baranas ülkesi hükümdarının oğlu İyi Düşünceli Şehzade gelmiştir ve huzura çıkmak için kapıda beklemektedir. Kapı gözeticisi kızlar içeri girip arz ettiler. Ejderler hakanı “eğer bu, ulu ve güçlü bir bodısavat (Buda adayı) olmasaydı buraya kadar gelemezdi” diye düşündü ve şehzadeyi karşıladı; onu mücevherlerle süslü bir taht üzerine oturttu.

Şehzade, ejderler hakanına tatlı, lâtif din hükümlerini anlattı, sadaka vermenin faydalarını anlattı. Ejderler hakanı çok sevindi; şehzadeye geliş sebebini sordu. Şehzade, bütün canlılara faydalı olmak üzere çintemeni mücevherini zekât olarak rica etmeğe geldiğini söyledi. Ejderler hakanı, “yedi gün bize dînî hükümler hakkında bilgi verin, yedinci gün mücevheri alıp gidin” dedi.

İyi Düşünceli Şehzade yedi gün ejderlere hizmet etti. Yedinci gün Narata adlı ejderler hanı, kulağındaki çintemeni mücevherini söküp şehzadeye verdi; ondan baht diledi; “eğer Burkan talihini bulursanız beni de unutmayınız; sizin talihinizle biz de bu günahkâr bedenden kurtulalım” dedi. Ejderler hakanı, şehzadeyi deniz kıyısına kadar götürdü. Orada şehzade kardeşine kavuştu. Kavuşup öpüştüler, kucaklaştılar, ağlaştılar, feryat ettiler. Sonra memnun olup sevindiler.

İyi şehzade, kardeşinden, beş yüz adamın ne olduğunu sordu. Kötü Düşünceli Şehzade, hepsinin talihsiz sular içinde yok olduğunu söyledi. Şehzade çok üzüldü ve ağladı. “Sen nasıl kurtuldun?” diye sordu. O da bir gemi parçasına tutunarak kurtulduğunu söyledi. Sonra ağabeyinden mücevheri bulup bulmadığını sordu. İyi Düşünceli Şehzade “buldum” diye cevap verdi. Daha sonra küçük kardeş ağabeyine “siz yorgunsunuz, biraz uyuyun, ben mücevheri tutarım” dedi. O da mücevheri kardeşine verip uyudu.

O zaman Kötü Düşünceli Şehzade’nin gönlüne şeytan düşüncesi geldi. “Annem, babam öteden beri beni sevmiyor. Şimdi ağabeyim bu mücevherle giderse mavi göğe yükselecek, ben ise boş yere dolaşmış olacağım. İyisi mi bunun gözlerini oyayım, kendi kendine ölsün” diye düşündü. İki kamışı şiş yapıp ağabeyinin gözlerine saplayarak kaçtı. İyi Düşünceli Şehzade “kardeşim, neredesin; hırsızlar gözlerimi oydular” diye inleyerek, balık gibi debelenerek hıçkıra hıçkıra ağladı. Bir yer-su cini hırsızın kardeşi olduğunu ve kendisini ülkesine ulaştırabileceğini söyledi.

Bu arada Kötü Düşünceli Şehzade ülkesine varmıştı. Yalnız kendisinin kurtulduğunu babasına arz etti. Hükümdar, İyi Düşünceli Şehzade’nin öldüğünü duyunca O zaman han babası bu sözü işitip mavi göğe doğru uludu, feryat etti; yüksek tahtından kendini aşağı attı, şuurunu kaybedip bayıldı. Ölü gibi uzanıp kaldı. Uzun zaman sonra kendine geldi. Sonra Baranas ülkesinin bütün halkı üzüldü ve ağladı.

O zaman han babası kötü işli oğlundan şüphelendi. “Sevgili oğlum öldüyse bunun da yüzünü görmeyeyim. Oğlumun haberi, iyi veya kötü, gelinceye kadar zindanda yatsın” diye ferman buyurdu. Elini ayağını bağlayıp zindana attılar. O sırada İyi Düşünceli Şehzade, kendi talihi ve bahtı olduğu için ve koruyucu meleği sayesinde kayın pederinin toprağına ulaştı. Han babası o hükümdarın kızını İyi Düşünceli Şehzade’ye istemişti; dünür olmuşlardı.

Şehzade şehrin kapısında otururken hükümdarın sığırtmacı, beş yüz sığın sürüp çıktı. (Şehzade ezilmek üzereydi ki) sürünün boğası öne çıkıp şehzadeyi yere yatırdı ve dört ayağı ile sıkıca yere basıp üzerinde durarak onu korudu. Sürü tamamen geçtikten sonra dili ile yalayıp iki gözünden şişleri alıp bıraktı. Sonra kapı muhafızı onu kaldırıp yolun ötesine oturttu.

Sığırtmaç bakıp şöyle dedi: “Siz diğer insanlardan farklı ve asil görünüyorsunuz; nasıl böyle bedbaht ve perişan oldunuz?” Şehzade şöyle düşündü: Soyumu sopumu belirtip söylersem kardeşim ölür. Sonra, “doğuştan fakir ve dilenciyim” dedi. Sığırtmaç şehzadeyi evine götürdü, ailesine emanet etti. Sığırtmacın ailesi bir ay şehzadeye çok iyi baktı. Bir ay sonra sızlanmaya başladılar. Bunun üzerine şehzade gitmek istedi. Sığırtmaç kalması için ısrar ettiyse de dinlemedi; bir kopuz alarak şehrin ortasında, kalabalık bir yol ağzına oturdu.

Şehzade kopuzda çok usta idi. Eliyle kopuz çalarak, ağzıyla şarkı söyleyerek orada oturuyordu. Bütün memleket halkı yığıldı; şarkısına hayran olup acıyarak ve ağlayarak etrafını çevirmiş duruyorlardı. Her gün nefis ve lezzetli yiyecekler ve içecekler getirip ona hizmet ediyorlardı. Ülkede ne kadar zavallı ve 72 sefil dilenci varsa, hepsi oraya toplandı. Beş yüz dilenciyi şehzade orada besledi; hepsi mes’ut oldular.

[O sırada kaynatası olan hükümdarın bahçıvanı şehzadeyi gördü. “Sarayın bahçesindeki meyveleri kuşlar mahvediyor, bu yüzden devamlı cezaya uğruyorum; bu adam bahçeyi gözetsin” diye düşündü ve onu alıp götürdü. Şehzade, etrafındaki beş yüz dilenciye veda etti; “sizleri bir daha göremem, Burkan talihini bulursam hepinizi kurtarırım” dedi.]

O zaman bu beş yüz dilenci bu sözü işitip uludular, feryat ettiler. Buzağısını indirmiş inek gibi uluyarak şöyle yalvardılar: Öksüzlerin anası, babasızların babası siz oldunuz; şimdi bizi zavallı ve perişan bir vaziyette bırakıp nereye gidiyorsunuz?

O zaman şehzade şöyle buyurdu: Bu yeryüzünün töresi böyledir. Sevgili ayrılır, seven sabreder dedi. Sonra şehzade o bahçıvan ile gitti. Bahçeye vardıkları zaman bahçıvana şöyle dedi: Gereken meyva ağaçlarının üzerine birer çıngırak asın; bir ağaç üzerine bir çıngırak asın, ip bağlayın, bütün iplerin uçlarını beraberce bağlayıp benim elime verin. Kuş kuzgun konunca ipi çekerim, ağaç sallanır, kuşlar konmaz, meyvalarınız çürümez, dedi

Şehzade bir yandan ipi çekerek kuşları ürkütmeye, bir yandan kopuz çalmaya devam etti. Hükümdarın kızı bahçede dolaşırken şehzadeyi gördü ve ona âşık oldu. Babasına bu kör dilenciyle evlenmek istediğini söyledi. Hükümdar razı olmadıysa da kız ısrar etti. Bunun üzerine kör şehzadeyi saraya getirdiler. Kız, şehzadenin yanından hiç ayrılmadı. Bir gün kız, kocasının yanından ayrıldı; bir müddet sonra döndü. Şehzade, “niçin haber vermeden çıktınız, neredeydiniz?” diye sordu. Kız da saklayacak hiçbir şeyi olmadığını söyledi. Şehzade “o hâlde neredeydiniz?” diye ısrar edince kız şöyle dedi.

Eğer yanıldımsa gözünüz hiç iyileşmesin; fakat günahım yoksa bir gözünüz aydınlansın, gün görün”. Bunun üzerine şehzadenin bir gözü açıldı. Kız, “şimdi inandınız mı?” diye sordu. Şehzade “inandım” dedi. Bunun üzerine kız, “siz ne kadar nankör bir insanmışsınız, ben bir han kızı olarak size hiç yüksünmeden hizmet ettim; fakat siz yalancı diyerek bana inanmadınız” dedi.

Şehzade dayanamayarak kendisinin de Baranas hükümdarının oğlu olduğunu söyledi. Kız, siz ne kadar aptalmışsınız; böyle sözler ağzınızdan nasıl çıkar? Baranas hükümdarının oğlu denizde kayboldu; siz nasıl o benim dersiniz?” diyerek şehzadeyi yine itham etti. Şehzade, “ben doğduğumdan beri hiç yalan söylemedim” diye cevap verdi. Kız “sizin yalan mı doğru mu söylediğinizi kim bilecek? Size hiç inanmıyorum” dedi.

Şehzade, “yalan söylüyorsam gözlerim asla iyileşmesin; doğru söylüyorsam gözlerim eski hâline dönsün” dedi. Bunun üzerine şehzade iyileşti. Kız durumu babasına anlattı. O da şehzadeyi görünce hayretler içinde kaldı.

Baranas hükümdarının sarayında yabani bir kaz vardı. Bir gün hükümdarın karısı kaza “siz hep şehzadeyle beraber bulunurdunuz; şimdi öldü mü, kaldı mı belli değil, onu hiç düşünmüyor musunuz?” dedi. Kaz da “müsaade ederseniz onu arayayım” diye cevap verdi. Hükümdarın karısı, boynuna bir mektup bağlayarak kazı gönderdi ve ondan haber beklemeye başladı. Kaz denizler üstünde uçtu, her yanı aradı, bir şey bulamadı.

Sonunla Li-şe-pa ülkesinden geçerken sarayın önünde şehzadeyi gördü ve yanma geldi. Şehzade mektubu okudu. Kendisi de başından geçenleri yazarak kazın boynuna bağladı. Baranas hükümdarı ve karısı mektubu alıp şehzadenin hayatta olduğunu öğrenince çok sevindiler.

Bütün fenalıklara sebep olan Kötü Düşünceli Şehzade’yi kelepçeye vurarak hapsettiler. Li-şe-pa hükümdarına bir mektup yazarak niçin oğlunu alıkoyup kendilerini üzdüğünü sordular. Li-şe-pa hükümdarı korktu, hemen kızını nişanladı ve İyi Düşünceli Şehzade’yi törenlerle ülkesine yolladı.

Annesi, babası ve bütün Baranas halkı şehzadeyi büyük törenlerle, sevinçlerle karşıladılar. Mihrace ve karısı süslü bir file binmişti. Çalgıcılar saz çalıyor, şarkıcılar şarkı söylüyordu. İyi Düşünceli Şehzade kardeşini sordu; “hapiste cezasını çekiyor” dediler. Onu görmek istedi. Kardeşinin zincirlerini çözerek mücevherin nerede olduğunu sordu. Kötü Düşünceli Şehzade, üç defa tekrarlanan soruya üç defasında da “herhangi bir yerde” cevabını verdi.

İyi Düşünceli Şehzade babasının ve annesinin yanına gelerek “eğer bu mücevher insanı arzusuna hakikaten kavuşturuyorsa annemin ve babamın gözleri açılsın” dedi. Annesinin ve babasının gözleri açıldı. Ayın on beşinci günü sabahleyin şehzade, yıkanarak ve güzel elbiseler giyerek yüksek bir kuleye çıktı. Elinde bir buhurdan tutuyordu. “Bütün canlılara iyilik etmek için kıymetli mücevheri tedarik etmek üzere büyük zahmetlere katlandım” dedi.

Tam bu sırada doğudan bir rüzgâr koptu; her taraf temizlendi; gökten güzel elbiseler, inciler, altınlar, gümüşler, canlılara gereken her şey yağmaya başladı. Bunun üzerine Burkan (Buda), Ananda’ya şöyle dedi: Bundan böyle büyük Baranas hükümdarı, benim babam Çudodana’dır. Karısı da benim annemdir. Kötü Düşünceli “Şehzade bundan böyle Devadatta’dır. İyi Düşünceli Şehzade de bugünden sonra benden başkası değildir.) (Ercilasun, 2017, s. 249-258)

1- Karagöz, M. (2020). Prens Kalyanamkara ve Papamkara hikâyesinde Budizmin yansımaları. Uluslararası, Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, 9(3), 941-961. (Hikaye tamamen bu makaleden alınmıştır.)

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com