Türk Edebiyatında Yenileşme Çabaları

Tanzimat Fermanından sonra Türk Edebiyatı içerikten başlayarak önce kısıtlı bir çerçevede, sonra da genişleyen bir çerçevede büyük değişimlere uğrar. İlk örneklerde, İbrahim Şinasî, Ziya Paşa, Nâmık Kemal ve Ahmet Midhat Efendi’nin öncülük ettiği birinci nesilde şekil ve teknik hususlar eskinin izlerini büyük ölçüde devam ettirir.

Eski Türk edebiyatında olduğu gibi gazeller, kasideler, murabbalar, kıt’alar, muhammesler, tercî ve terkîb-bendler; tevhîdler, münâcâtlar, na’tlar, mersiyeler yazılmaya devam eder. Bununla birlikte, 1839’da ilân edilen Tanzimat Fermanı‘ yla batıya resmen yönelen İmparatorlukta pek çok alanda olduğu gibi, edebiyat sahasında da yeni batılı fikirler ve bu fikirlere bağlı teklifler çerçevesinde muhtevadan başlayarak üslup, şekil ve teknikte zamanla önemli değişmeler olur.

Yeni Türk Edebiyatında dönemin ilk örneklerinde, Eski Türk Edebiyatı nazım şekilleriyle teknik özellikler bir süre yaşamaya devam etmiştir. Bu durumu dönem şairlerinin klasik edebiyat eğitimiyle yetişmiş olmalarına bağlayabiliriz. Bu dönem içinde yenileşme hareketinin yanında, eski şiir geleneğinin belirli ölçüde sürdüğünü de söylemek yanlış olmaz.

Klasik Anlayışı Devam Ettirenler

Klasik anlayışla eser verenler arasında Osman Şems Efendi, Kâzım Paşa, Leskofçalı Galip, Hersekli Ârif Hikmet gibi isimler zikredilir. Klasik Türk edebiyatı şiir anlayışının eski gücüyle olmasa da halen hükmünü devam ettirmesi ve Tanzimat dönemi içerisinde bir süre daha genç şairler üzerinde etkisini göstermesi Türk Edebiyatının iki kol halinde yürümesine zemin hazırlar.

Tanzimat Döneminde içerikte başlayan yenilik sonucunda klasik Türk şiirinin hayal dünyası, tasavvufi unsurlarla örülü mazmun sistemi, mistik aşk anlayışı, muhayyel zaman ve mekan tasavvuru çözülerek yerini yavaş yavaş daha gerçekçi ve akılcı bir algı içerisinde şekillenen hayata, topluma, insana ve nihayet onun siyasi, kültürel, sosyal alandaki meselelerine bırakmaya başlar.

Edebiyata giriş yapan sosyal hayat

Şiirin dünyasına yeni kavram, imaj ve hayaller girer. Esasen, klasik edebiyatın yaşanılan sosyal hayatın ve onun meselelerinin tamamen dışında kaldığını söylemek pek mümkün değildir. Klasik Türk edebiyatında da günlük hayatı ve sosyal meseleleri konu edinen eserler kaleme alınmıştır. Fakat, toplumun ve ona ait problemlerin edebiyatta ön plâna çıkması, fikrin hisse galip gelecek tarzda edebi eserin bünyesine girmesi, kısacası toplumun çeşitli sosyal, kültürel, siyasi ve benzeri meselelerinin geniş bir şekilde konu olarak ele alınması, Tanzimat sonrasında batı etkisinde gelişen Türk edebiyatıyla gerçekleşir.

Yüksek zümreden halkın diline doğru

İslâm medeniyeti dairesinde şekillenen Klasik Türk edebiyatı, kendine model aldığı edebiyatların dilleri olan Arapça’nın ve Farsça’nın etki alanına girmiş, bu iki dilden çokça kelime ve terkip almanın yanında dilbilgisi kurallarından da etkilenmiştir. Aydın kesimin yüzyıllar içerisinde kurduğu yazı dili bütünüyle değilse bile bir tarafıyla külfetli bir hal almış, bu da halk ile aydın kesimin arasında belirli bir dil mesafesinin oluşmasına yol açmıştır. Denebilir ki, yenileşme hareketi edebiyatta yapacağı yeniliğe dilde vücuda getirdiği değişmeyle birlikte girer.

Halkın anlayacağı dilde

Tanzimat dönemi dediğimiz bu yenileşme döneminde dilin değişmesi gerektiğine inanan İbrahim Şinasi, halkın anlayacağı safi Türkçe’ye dayanan bir yazı dili kurmak koymak ister. Fransız İhtilâli’yle ortaya çıkan fikir akımlarından etkilenen aydınlarımızın halkçı anlaşlara yöneldiği ve gazetecilğin geliştiği bir dönemde bu fikir oldukça normaldir.

İbrahim Şinasi Paris’te yüksek öğrenim görmüştür. Buradaki halkçı fikir akımları onu etkilemesi normaldir. Sonuç olarak, 1859’da yazdığı Şair Evlenmesi’ne, “bi’l-iltizam lisan-ı âvâm üzre kaleme alınmıştır” notunu düşmesi de bunu gösterir. Bu durum Şinasî’nin konuşulan Türkçeyi yazı dili yapmak istediğini gösterir. Hatta Şinasi Müntehabat-ı Eş ar’ında yer alan şiirlerin bazı mısralarına da aynı dipnotu düşmüş “safı Türkçeyle yazılmıştır” demiştir. Bütün bunlar Şinasi’nin halk dilini, konuşulan Türkçeyi yüksek edebi dil haline getirme isteğini ispatlamaktadır.

Gazetecilik faaliyetleri

Tanzimat sonrasında gelişen batı tesirindeki Türk edebiyatında değişmenin yaşandığı sahalardan biri de dil olur. Saraydan çıkarak yalıları, köşkleri, mesire ve eğlence yerlerini, sokağı konu almaya başlayan edebiyatın muhtevasında kendini gösteren bu değişme dilde sürer. Buna, asıl gayesi olaylardan ve gelişmelerden halkı haberdar etmek olan gazete de eklenince yazı dilinde belirli bir sadeleşme ve halka yönelme görülür. Artık yazı yazan, edebi eser ortaya koyan sanatkarın hitap ettiği kesim yüksek zümre olmaktan çıkarak geniş halk kitlelerine dönüşür.

Gazetenin bu yönlendirici etkisiyle halkı esas alan, sanat ve gösterişten uzak bir nesir dili kurulmaya başlanır. Bir taraftan da şiir dili, işaret ettiğimiz gibi, Şinasî’yle “sâfî Türkçe” arayışına girer. İlk özel Türkçe gazete olan Âgâh Efendi’nin çıkardığı Tercüman-ı Ahvâl’in (22 Ekim 1860) birinci sayısında Şinasî, dil hakkmdaki görüşlerini ortaya koyar:

“Tarife hâcet olmadığı üzere kelâm, ifâde-i meram etmeğe mahsus bir mevhibe-i kudret olduğu misillû, en güzel icâd-ı akl-ı insânî olan hitabet dahi tasvir-i kelâm eylemek fenninden ibarettir; bu itibar-ı hakikate mebnî, giderek, umûm halkın kolaylıkla anlayabileceği mertebede işbu gazeteyi kaleme almak mültezem olduğu dahi makam münasebetiyle şimdiden ihtar olunur. ’’

Şinasî’nin makalesinde belirttiği umûm halkın kolaylıkla anlayabileceği dil, yenileşme dönemi Türk yazarlarının ve şairlerinin dili olur; başarı nispeti ise yazara ve eserine göre değişerek hikaye, şiir, roman, tiyatro ve makalelerde kendini gösterir (Okay 1988: 307). Dil konusundaki bu gelişmede, Şinasî’nin Fransa’dayken tanışmış olduğu dilcilerin ve girmiş bulunduğu kültürel, edebi mahfillerin etkisi olduğu kadar, gerek kendisi üzerinde ve gerek diğer yenileşme dönemi yazarları üzerinde aydınlanma felsefesinin de katkısı büyüktür (Birand 1998: 5-25).

Toplumsal aydınlanmaya doğru

Hemen hemen her konuda cahil kaldığı düşünülen bir toplumu aydınlatma gayesi taşıyan aydınlanma filozoflarının bu tavrının edebiyatımızda gerçekleştirilebilmesi için, öncelikle halka ulaşmayı sağlayacak gazete gibi bir vasıtaya ve bu halkın anlayabileceği sade bir dile ihtiyaç duyulur. Şinasî’de daha çok fikrî boyutta kalan bu aydınlanma meselesi, Ahmet Midhat Efendi’de ileri seviyelerde karşımıza çıkar. Midhat Efendi’nin roman veya hikayelerinin kurgularını bir tarafa bırakarak, hemen her konuda ansiklopedik bilgiler vermeye kalkması, bu amaç doğrultusunda harcanan çabalardır.

Tanzimat dönemi içerisinde Türk tarihi yanında Türk dili üzerinde İlmî araştırmalar ve bazı teklifler de olur. Şinasî’nin Türk atasözlerini Durub-ı Emsâl-i Osmaniyye (1863) adıyla derlemesi bunlardan biridir. Yine onun uzun yıllar çalıştığı halde ölümü sebebiyle tamamlayamadığı ve bugüne kadar elimize geçmemiş olan Türkçe sözlüğü de hatırlanmalıdır.

Bütün bu çalışmalar ve uygulamalar yeni bir edebiyatla birlikte, hatta edebiyattan önce, yeni bir dilin oluşmasını sağlamak içindir. Edebiyatın yenileşmesi gibi Türkçenin sadeleşmesi ve yazı dili haline gelmesi de kısa sürede gerçekleşemez. Dilde sadeleşme Şinasî’nin açtığı yolda, bazı kesintilere uğrayarak, II. Meşrutiyet döneminde milli edebiyat cereyanına kadar gelecek ve asıl temsilcilerini yetiştirecektir.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com