iki yüz elli kuruşa bir asır – Samipaşazade Sezai

Ziynet-saz-ı cihan olanı [cihanı süsleyen] bahar-ı ruhperver [ruh okşayıcı bahar] her yerden ziyade Çamlıca tepesinin eteklerini malâmal-i ezhar eder [çiçeklerle doldurur]. Çamlıca ise lâkaydane 1 aldırmaksızın] ve âşıkane surette bıraktığı uzun etekleriyle o mevsimde her tarafa rayihalar [hoş kokular], çiçekler saçar. Bu etek dolusu çiçekler, Çamlıca’nın, o mevki-i sema-fi rîbin [gökyüzünü aldatan yerin] zemine hediye-i bahariyesidir [bahar hediyesidir].

… İnsan Çamlıca tepesinin o eteklerinde etrafa ihale-i nazar ettiği [baktığı] zaman Boğaziçi’nin iki taraftaki yeşil sevahilini [kıyılarını] dolaşarak cereyan edip [akıp] giden suları, en sevdalı lıalecanlardan, en gizli telâkilerden [buluşmalardan] en sakit rüzgârlardan, en rakik [ince] bulutlardan, en hafif renklerden, en büyük âlemlere kadar semada bulunan bilcümle [bütün] bedayi-i kâinatı [kâinat güzelliklerini) irae eder [gösterir].

Hafif bir mehtaplı gecede âfak-ı lâciverdîde [lâcivert ufuklarda] yüzen şeffaf beyaz bulutlar gibi Büyükdere önlerinde görünerek birbirini takip ile suların maviliği içinde sessiz sedasız tekarrüp eden [yaklaşan] yelkenliler, biraz yükseldikçe havaya kalbolan [hava olan] beyaz islimleriyle yolcu vapurları Boğazın ortasından aşağıya doğru akar, arkalarından yine beyaz izler bırakarak geçen Şirket vapurları(l) iki taraf sevahiline yanaşıp yine ayrılırlar, kayıklar mevzun [biçimli] endam-ı dilrübalariyle [gönül çeken boylariyle] âşıkane surette cereyan edip [geçip] gider. Hep bu harekât [hareketler] bir sükûn u sükûnet [sessizlik] içinde vuku bulur. Yalnız arasıra esen bir rüzgâr bir kalb-i rakikten [ince kalbden] güzar eden [geçen] bir his-si müessir [tesirli bir duygu] gibi bütün bu temaşaya [seyre] bir ihtizaz [titreme] ve heyecan verir. İşte bu Boğaz, Çamhca’nm yılankavi yapılmış bir nehridir.

… Bu hıyaban-ı letafet [güzellik bıyabanı (hıyaban: iki tarafı ağaçlı, muntazam yol)], sema-yı zisefa-yı şarkın [Doğunun keyifli semasının] zîr-i nuranisinde [nuru altında], şedit [şiddetli] olduğu derecede medit [uzun] bir aşk-u muhabbet saikasiyle [sebebiyle] altmış seneden beri nakaabil-i iftirak surette [ayrılamayacak şekilde] birbirleriyle kucaklaşmış ağaçlardan vücuda gelmişti ki Çamlıca çayırlığının nihayetinden başlıyarak Bektaşi Tekkesine kadar imtidat ederdi [uzanırdı],

… Bazen bir karatavuk hıyabanın medhalinden [girişyerinden] girip ıslık çalarak bu yeşil kubbenin altından sürat-i tayaraniyle [uçuş süratiyle] geçerdi. Bazen gurub, bu meşecereye [ağaçlığa] aksedince ağaçların tepeleri ziyadar [parlak] bir yeşil, ortaları uçuk pembe, kökleri mavi görünürdü. Bazen şafak bu mescereye nuranî bir pencere yapar, o pencereden uçup gelen bir kuş, kanatlarını ziya-yı nevzuhura [yeni meydana gelmiş ışığa] karşı sallıyarak, o esnada hal-i heyecanda bulunan kalbe, zalâm-ı şübhat [şüphelerin karanlığı] arasında uzaktan uzağa hatırladığı bilmem hangi âlem-i nûraniden [nurlu âlemden dem vururdu [bahsederdi]. Bir bülbülün, nücum-u zâhirenin [görünen yıldızların] ta ufuklara kadar dokunduğu bir şeb-i ahterdarda ‘yıldızlı bir gecede] siyah nokta kadar küçük gözlerini semavî [gökyüzüne ait] bir intiha-yı lâciverdiye [lâcivert bir sona] çevirerek icra ettiği negamatı [nağmeleri], o bülent [yüksek] ve ruhperver sadası kalbimde yuva yaptığı için hâlâ gözlerimi kapayıp dinlesem, bir harabeden yükselen âvâz-ı hazin ve müessir [hüzünlü ve tesirli şada] gibi kulaklarıma aks-endaz olur [akseder]; bazen benden uzaklaşarak gâh galeyanda [coşkunlukta], gâh fâsıla vererek derunî [içten] bir şada ile öter, o şada, gecenin sükûneti içinde uzaktan bir havz-ı şeffafa [saydam bir havuza] damlıyan su gibi damla damla ruhumun içine döküldüğünü hissetmiştim. O gece tabesabah [sabaha kadar] gözlerimi bir dakika bile yummadım.

Bir gece birkaç ahbabımla beraber o hıyabanın medhalinden geçiyorduk. Gece gayet parlak bir mehtapla münevverdi [aydınlıktı]. Ayın ziyası karşı taraftaki ufuklarda, o saatte derin bir uykuya dalmış gibi görünen ve tülden bir yorgan gibi gayet hafif ve şeffaf bir sisle mestur [örtülü] olan İstanbul’u irae ediyor, suların üzerinde çırpınıyor, dûrâdur-u ufuklarda [ufukların uzaklıklarında] bîtab-ı muhabbet [sevgiden yorgun düçmüç] olarak semanın mavi gözlerini öpüyor, kuşlarla naz ü niyaz ediyor, hafif bir rüzgâr ile ihtizaz eden titreyen] ağaçların yapraklarından meşcerenin içine damlıyordu. O esnada etrafımızda bir ses işittik. Bu ses bir asrın güzar ettiği yoldan uzaklaşıp gidiyordu. Kemal-i dikkatle [tam bir dikkatle] dinledik…

Gönlümü duçar eden bu hale hep

Kara kaçlım kara gözlümdiir sebep

Ettiğim ah ü figane rûz u çep [gündüz ve gece]

Kara kaçlım kara gözlümdür sebep

Hemen her tarafta gizli gizli sevdalar iş’al eden [yakan] bu nûranî gecenin sükûn u sükûneti içinde zuhur edip gelen şada yanımda bulunan gençlerden bir ikisine hayli dokunmuş olmalıdır ki kemal-i tehalükle [sabırsızlıkla] “Nereye gidiyorsun? Biraz buraya gelmez misin?” diye bağırdılar. Hemen yanımıza geldi. Kara kaşlardan, kaıa gözlerden feryad ü figan eden [feryat edip inleyen bu adam, ak saçlı, ak sakallı bir pîr-i sersefit [saçı baçı bembeyaz bir ihtiyar] idi. O ılahikada benim büyük Sadi’min:

Ey sm-ten siyeh giysû Ez fi kr serem sepid kerdi(,)

beyt-i âşıkanesini [âçıkça beytini] hatırladım. Ayın ziyasına karşı gelen bu beyaz sakala, saçlara baktıkça muhabbetten ağarmış gibi görünüyordu. Müridi<2) olduğu Bektaşi tekkesine gidiyormuş. Arkasında bir zenbili; zenbilin içinde -kimse duymasın- bir şişe de rakıcığı vardı.Etrafımdaki erbab-ı asaletin [soyu sopu temiz kimselerin] kendisine gülerek verdiği mecidiyeleri® korkarak .ılıyordu. Paralarını sayarak ve şarkısına devam ederek bizden tebaüt edip [uzaklaçıp] gitti. O esnada memleketimden üç sene gaybubet ettim [uzakta kaldım]. Londra’da bulunduğum o senelerde bazen ınahşer-i medeniyetin dağdağasından [gürültü patırtısından] bîtap olarak otuz beş saatten beri sönmiyen lâmbamın ziya-yı hazini altında sabahı özleyen âmâ [kör] gibi, o nûranî Çamlıca yı, o yeşil hıyabanımı düşünürdüm.Uzun bir müddet iftiraktan [ayrılıktan] sonra yine Çamlıca ya avdet ettim. O günlerde herhangi bahçenin içinden, herhangi araziden geçsem, her cihette hükümferma-yı tahrip [yıkmanın hüküm sürmesi demek] olan bir balta sesiyle yürekler dayanmaz surette acı acı feryatlar ederek birtakım ağaçların yere yıkıldığını görüyordum. Suver-i bedayi-i tabiat [tabiat güzelliklerinin muhtelif şekilleri] arasında endam-ı dilrübalariyle [gönül çeken boy boslariyle] temayüz ederek [sivrilerek] bir âlem-i zîbâlin [kanatlı bir âlemin) kâinata karşı ettikleri feryada, gökten zemine dökülen aheng-i İlâhiye [ilâhı ahenge] minber ve mehbit [inecekyer] olan ağaçları o sene katliâm ediyorlardı. Bu âvâze-i inhidam [yıkılma sesleri] arasından mahzun mahzun geçerek her yerde zîb-i hayalim [hayalimin süsü] olan hıyabanıma doğru takarrüp ettim. Ne göreyim? O güzel hıyaban, her türlü hüzn ü elemiyle bir beyaban [çöl olmuş, vakit vakit esen bir rüzgârın kaldırdığı gubar-ı yeis-efza [keder arttıran toz toprak], içinden haşerat-ı muzırra [zararlı böcekler] yağar toprak renginde bir bulut şeklini almıştı.

Ne bir ağaç! Ne bir kuş! Şurada, burada kalıp kurumuş bazı ağaç kökleriyle orası bir Afrika mezaristanına [mezarlığına] dönmüştü. Her şeyi solduran, her şeyi çürüten temmuzun o ateşin [ateşli] güneşi yolun kenarında kalmış bazı çalıları, yangından çıkan yeşillik gibi yakmış, ötede beride yağmurdan biriken sular ise kurtlandığı için taafün ediyordu [pis kokuyordu].    4

Yoldan yürümeğe başladım. Güneşin zemine dokunan ateşin bir hayt-ı şuaı [tel tel ışık demeti] içinde, nihayetsiz bir sürat, yorulmak bilmez bir hareketle yukarıya aşağıya çıkıp inen bin türlü sinekler ağza gözlere giriyor. Başımın üzerinde kaynıyan bu güneş de her tarafı kavuruyor. Ayağımın altından ise kertenkeleler kaçışıyorlardı. Oradan geçen bir bağcıya “Buraya ne olmuş?” diye sordum. Yüzüme biraz hayretle baktıktan sonra: “Buranın sahibi bu ağaçları iki yüz elli kuruşa Üsküdar oduncularına sattı” cevabını verdi

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com