Ziya Gökalp ve Türkçülüğün Programı Türkçülüğün Esasları

Siyasal ve kültürel hayatımızda temel ilkelerini ortaya koyan tek hareket Türkçülük akımıdır. Ömer Seyfettin gibi yetenekli ve samimi bir yazarın yanında milletimizin yetiştirdiği nadir filozof ve sosyologlardan ve aynı zamanda iyi bir yazar ve şair olan Ziya Gökalp, Türkçülük akımının programını, dayandığı temel ilkeleri ortaya koyarak Türk kamuoyunun önüne bir manifestoyla değil bir programla çıkarak düşüncelerinin ilmihalini ortaya koymuşlardır. Ömer Seyfettin’in değişik dergilerde bulunan Türkçülük, Yeni Lisan ve milli meselelerle ilgili yazıları bir araya getirildiğinde onun da en az Ziya Bey kadar bu iş için kafa yorduğu görülecektir. O bir bakıma hikâyelerinde konuşarak düşüncelerini edebî metinler vasıtasıyla yaymayı tercih ederek hem kuram hem de pratik açısından zor olanı gerçekleştirmiştir.

Bununla birlikte Türkçülüğün programını yapma şerefinde büyük pay Ziya Gökalp’indir. Onun Türkçülüğün Esaslan adını verdiği program Türk milliyetçiliği için bir yol haritası olmuştur. Yeni bir hayatı ve nizamı oluşturma adına bir sosyologun elinden çıkan bu esasları iyi anlamak ve kavramak için Ziya Bey’in ciltler halinde yayımlanmış öteki makaleleri ile fikirlerinin nazma dökülmüş şekli olan şiirlerini bir arada okumak gerekir.

Türkçülüğün Esaslan, Türkçülüğün Mahiyeti ve Türkçülüğün Programı adlı iki ana bölümden oluşmuştur. Birinci bölüm;

1.    Türkçülüğün Tarihi
2.    Türkçülük Nedir?
3.    Türkçülük ve Turancılık
4.    Millî Kültür ve Medeniyet
5.    Halka Doğru
6.    Garba Doğru
7.    Tarihî Maddecilik ve İçtimaî Mefkûrecilik
8.    Millî Vicdam Kuvvetlendirmek
9.    Millî Tesanüdü Kuvvetlendirmek
10.    Hars ve Tehzib

Bölümlerinden oluşur. Eserin Türkçülüğün Programı adlı ikinci ana bölümü ise;

1 .Dilde Türkçülük
2. Estetik Türkçülük
3. Ahlâkî Türkçülük
4. Hukukî Türkçülük
5. Dinî Türkçülük
6. İktisadî Türkçülük
7. Siyasî Türkçülük
8.  Felsefî Türkçülük

adlı sekiz alt bölümden oluşmuştur.

Eserin Türkçülüğün mahiyeti adım taşıyan ilk ana bölümüne bakıldığında Türkçülüğün genel çerçevesinin çizildiği görülecektir. İkinci ana bölüm ise daha çok bu programın ilkelerini ortaya koymaya çalışır.
İlk alt bölüm Türkçülüğün Tarihi’dir. Yazar bu bölümde Türk adına karşı Avrupa’da duyulan hayranlıktan başlayarak Türkçülüğün yakın tarihinin özetini verir. Türk tarihi ve dili ile ilgili yazılan eserleri zikreder. Türkçü bir millî hafızanın oluşmasında katkıda bulunan isimleri ve eserleri sayarak bu akımın köklerine inmeye çalışır.
İkinci alt bölüm Türkçülüğün ne olduğu üzerine kurgulanmıştır. Yazar, Türkçülüğü “Türk milletini yükseltmektir” diye tammlar. Ardından millet tarifine geçer. Milleti ırkı, kavmî, coğrafî, OsmanlIdaki algılanışı, îslâmcıların ve nihayet fertçilerin anladıkları biçimlerini zikreder. Bu tariflerin hiçbirinin tek başına yeterli olamayacağı görüşünü ifade eden Gökalp milleti; “ dilce, dince, ahlâkça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi -almış fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktur” diye tammlar. Bu tanımda altı çizilmesi gereken kelime ‘terbiye’dir. Yazar birkaç cümle sonra bu konuya açıklık getirir:
“Büyük İskender diyor ki: benim hakiki babam Filip değil Aristo’dur. Çünkü, birincisi maddî varlığımın İkincisi manevî varlığımın meydana gelmesine sebep olmuştur.” İnsan için, manevî varlık, maddî varlıktan önce gelir. Bu bakımdan, milliyette şecere (soy kütüğü) aranmaz. Yalnız terbiyenin ve mefkûrenin millî olması aranır. Normal bir insan hangi milletin terbiyesini almışsa, ancak onun mejkûresine çalışabilir. ”19
Böylelikle Gökalp milleti aynı terbiyeyi almış insanlar topluluğu olarak tammlar. Milliyet için ne ırk ne de kan bağını şart koşmaz. Buna göre Türk terbiyesi ile yetişmiş irken Alman, Arnavut, Rum Türk milletine mensuptur. Aynı şekilde Alman terbiyesiyle yetişmiş ve irken Türk olan bir Alman vatandaşını da Türk saymak söz konusu değildir. Zira onun hayatı algılayışı, davranış ve tepkilerini almış olduğu Alman terbiyesi belirleyecektir. Gökalp bu konuda; “Halbuki terbiyesi ile büyümüş bulunmadığımız bir cemiyetin mefkûresi ruhumuza asla vecid (coşku) veremez.”20 der. Görüldüğü gibi Ziya Bey’in millet ve milliyet tarifi kuru hamasete değil tamamen bilimsel sosyolojik kurallara dayanmaktadır.

Bu bölümün bir başka alt başlığı çok tartışılan Türkçülük ve Turancılık konusudur. Yazar bütün Türkleri tek bayrak tek devlet altında birleştirme idealini Türklerin uzak ülküsü olarak tanımlar. Dönemin siyasal şartlarım göz önünde bulundurarak yakın dönemi için aralarında Oğuz Türklerinin bulunduğu Türkmen Birliği (Oğuz Birliği)’ni hayata geçirmek için çalışmak gerektiğini söyler. Bunun siyasi bir birlik olması önemli değildir. Önemli olan Oğuzların kültür birliğini sağlamaktır. Oğuzlar o gün de bu gün de Azerbaycan, İran, Türkmenistan ve Türkiye’de yaşamaktadır. Oğuz Destanı, Dede Korkut Kitabı, Fuzulî, Şah İsmail, Köroğlu ve Âşık Kerem gibi eserler bu ortak kültürün ansiklopedileridir.

Türkçülerin uzak ideali Turan ülküsüdür. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hiç kimse tayin edemez. Tarih talih ve sürprizlerle doludur. 1990’da SSCB yıkılır yıkılmaz birdenbire beş Türk cumhuriyeti ve bir o kadar da muhtar cumhuriyet ortaya çıkıverdi. Gökalp tıpkı Atatürk gibi buna hazırlıklı olmamız gerektiğini söyler. Yahudilerin Arz-ı mev’ud (vaat edilmiş topraklar), Yunanlıların Megalo İdea (Büyük İdeal), Rusların sıcak denizlere inme, ABD’nin dünyaya kendi çıkarları için nizam vermek üzere sık sık ortaya attığı siyasal projeleri gibi yakın ve uzak idealler milletlerin geleceğe dair yol haritalarım oluşturur.

Millî Kültür ve Medeniyet adım taşıyan alt bölümde Ziya Bey, Millî Kül-tür’ü din, ahlâk, hukuk, iktisat, lisan, fen ve rasyonel (akılcı) hayatın toplamı olarak tanımlar. Kültürün millî medeniyetin ise uluslar arası olduğunu söyler. Millî kültür milletin kendi özünden, kaynaklarından ortaya çıkardığı kültürdür. Dil, müzik, edebiyat vb. Millî kültürden uzaklaşmanın milleti sıkıntıya sokacağını çeşitli örneklerle izaha çalışan Gökalp, aynı millete mensup fertlerin yaşadığı ‘ikiliğe1 dikkati çeker.

Halka Doğru bahsinde Ziya Bey ülkenin aydınlan ile halkın arasındaki uçurumlan aşmak, engelleri kaldırmak ülküsünden söz eder. Aydınlar halka millî kültürü götürmek için gideceklerdir. Bu düşünce daha sonra edebiyatımızda ‘mektepten memlekete’ eğitim hareketine ilham verecektir. Toplumsal sınıflar arasındaki gelişmişlik farkını ortadan kaldırmak için birtakım teşebbüsler gereklidir. Millî edebiyat akımının amacı da seçkin sınıfla geniş halk kitlelerini buluşturaıaktır. Mehmet emin’in şiirleri, Ömer Seyfettin’in öyküleri, Ziya Bey’in her biri bir sosyolojik vaaz olan kimi manzumeleri bu amaca hizmet etmek için yazılmıştır. Batılı sanatçıların halktan aldıkları konuları işleyerek büyük eserler vücuda getirdiklerini hatırlatan yazar, bunun karşılıklı bir alışveriş ve kaynaşma olması gerektiğini ihtar eder.

Garba Doğru bahsinde Ziya Bey, Batılı toplumların ulaştıkları uygarlık seviyesinden istifade edilmesi gerektiğini söyler. Medeniyetin bir dinin ya da bir coğrafyanın malı olmadığını, bunun bir çalışma ve ilerleme yanşı olduğunu belirterek Japonların çalışmak suretiyle ulaştıkları uygarlık seviyesini hatırlatır. Garb’ı körü körüne teslim olacağımız bir medeniyet alam değil yararlanabileceğimiz bir gelişme kaynağı olarak kabul etmeliyiz. Bu görüş onun “Türk Milletindenim, İslam Ümmetindenim Batı Medeniyetindenim” vecizesinin medeniyet ayağını işaret eder.

Tarihî Maddecilik ve İçtimaî Mefkûrecilik bahsinde yazar, Kari Marks’ta ifadesini bulan tarihsel maddecilik ile Emile Durkheim’de ifadesini bulan sosyal ideal sistemlerini karşılaştırır. Buna göre Marks’a göre toplumsal olayların kökeninde ekonomi ve onun hareketleri yatmaktadır. Durkheim ise toplumsal olaylann kökeninde sosyal hadiselerin etkisini arar. Kolektif tasavvurlar toplumsal hayatın değişmesinde en önemli etkenlerdir. Ziya Bey, Marks’m kolektif yapılanmasının karşısında Durkheim’in kolektif tasavvurlar adım verdiği ve bir toplumun kolektif vicdanında şuurlu idrakler halinde bulunan hadiselere daha yakın durur. Buna göre kolektif tasavvurlar sadece toplumsal sınıf kavramlarına ait değildir. Mitler, menkıbeler, masallar, efsaneler, fıkralar, akideler, ahlâk, hukuk, iktisat, fen sahasına ait kaideler de birer kolektif tasavvurdur. Marks’m komünizme, Durkheim’in sosyolojik zemine çektiği kolektif tasavvurları Ziya Bey, ‘coşkun krizler esnasında çok şiddetli vecidlerle halelenerek son derece büyük bir kudret ve kuvvet kazandıran” unsurlar olarak görür. Nitekim Kurtuluş Savaşı kolektif tasavvurların ortaya çıktığı ve bir kuvvet (kuvva-yı milliyejve eyleme dönüştüğü hadisedir.

Gökalp, Millî Vicdanı Kuvvetlendirmek bahsinde milleti oluşturan sosyal zümreler üzerinde durur. Buna göre sosyal zümreler ailevî, siyasî ve meslekî olmak üzere üç sınıfa ayrılır. Bunların en etkilisi siyasî zümrelerdir. Klan, aşiret, boy gibi sosyal yapılanmaların refleksleri sınırlı ve tutarsız olduğundan millî vicdanı uyandıracak eylemlere katılmaları zordur. Yazar milletleşmeyi kalkınmanın en önemli şartı görür. İslâm ülkelerinin milletleşemedikleri için birer sömürge durumunda kaldıklarım ifade eder. Onların karşısına milletleşmesini tamamlayan Avrupa halklarının artık hiçbir sömürü ve emperyalist baskıya tabi tutulamayacağını örnek gösterir.

Millî Tesanüdü Kuvvetlendirmek Ziya Bey’in getirdiği ve eski Ahîlik sistemine dayanan bir İktisadî tekliftir. Millî tesanüdün (dayanışma) temeli vatanî ahlâk’tır. Millî tesanüdü kuvvetlendirmek için halkın sosyal dokusunu oluşturan yazar, asker, fırıncı, ressam, avukat, tüccar, doktor, mühendis, kunduracı, terzi, dokumacı, çiftçi, değirmenci, kasap, baka, marangoz vd. gibi meslek gruplarının kendi aralarında yapacağı dayanışma bir zümrenin ortadan kalkmasını önleyeceği gibi sermayenin elde tutulmasını da sağlayacaktır. İflas eden bir ayakkabıcı dericiler tarafından korunacak ve onun tekrar ticaret yapması için gerekli destek sağlanacaktır. Böylece toplum içindeki bir ticari alan başka bir zümreye kaptı-rılmayacaktır. Makro seviyede düşünüldüğünde ülkenin bütün kazanından ülkenin evlatları tarafından kullanılacak demektir. Bu teklif ne Marks’ın öngördüğü kolektifleştirmeye ne de kapitalizmin arzusu olan zayıfın aradan çıkarılması ve tekelleşme (tröstleşme)’y benzemektedir. Ziya Bey Türk iktisadi sisteminin babası sayılan Ahî Evran’ın ilkelerinden birini sistematize etmiştir.

Bu bölümün son alt başlığı Hars ve Tehzib adım taşır. Hars’la Millî Kültür’ü Tehzib Te de seçkin beynelmilelci sınıfı kasteden yazar, millî kültürün yeni bakış açılarıyla zenginleştirilmesini ister. Öte yandan tezhip bir başka kültüre körü körüne bağlanma hastalığım da doğuracağı için tehlikeli olabilir. “Bir tehzib millî kültürün hukukuna riayet ettiği müddetçe normaldir” diyen Ziya Bey, Türkçülüğün kozmopolitsizimle bağdaşmayacağını söyler.

Türkçülüğün Esasları’nın ikinci ana bölümü Türkçülüğün Programı adım taşır ve sekiz alt başlık halinde tanzim edilmiştir.

İlk alt bölüm Dilde Türkçülük’tür. Tanzimat devrinde başlayan dilde sadeleşme hareketleri içinde birikmiş sorunlara bir çözüm bulma ve millî edebiyatın oturacağı dil zeminini tayin için gerekli tahlilleri yapan Ziya Bey, yazı dili ile konuşma dilinin aynı olması gerektiği ve İstanbul Türkçesi’nin esas alınması gerektiği konusunda yerinde bir tespit yapar. Bu hamle bugün sahip olduğumuz dil zenginliğini ve yazı dili ile konuşma dilinin birlikteliğim doğurmuştur. Halk diline girmiş Arapça ve Farsça kelimeler konusunda yöneltilen itirazlara cevap verir. Halkın müteradifi (benzeri) olan kelimeleri almadığını, aldığı kelimelerin ezan, abdest, namaz gibi zaten Türkçe’de olmayan kimi kelimeler olduğunu belirtir. Halkın kelime yaratma ve türetme konusundaki tecrübesine güvenilmesi gerektiğini söyleyen Ziya Bey, arı dilcilerle dilde devrim yapmak isteyenlere de dilin kültürel boyutunu ihmal ettikleri için karşı çıkar. Bir başka bahiste Türkçe’nin başka dillerden kip almaması gerektiğini, terkip ve tamlamaları Türkçeleştirmek ve edatların Türkçelerini kullanmak gerekliliği üzerinde durur.

Bu bahiste yeni Türkçenin millileştirilmesi meselesini de gündeme getiren yazar, dilde Türkçülük başlığı altında uyulması ve uygulanması gereken on bir prensip sayarak izlenecek yolu gösterir.

1)    Milli dilimizi meydana getirmek için, Osmanlı dilini -hiç yokmuş gibi-bir tarafa atarak Halk edebiyatına temel vazifesini gören Türk dilini aynıyle kabul edip İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak.

2)    Halk dilinde Türkçe müteradifi bulunan Arapça ve Farsça kelimeleri atmak, müteradifi olmayıp küçük bir nüansa malik olanları dilimizde muhafaza etmek.

3)    Halk diline geçip söyleniş ve mânâ bakımından galatat adını alan Arapça ve Farsça kelimelerin bozulmuş şekillerini Türkçe saymak ve imlâlarını da yeni söylenişlerine uydurmak.

4)    Yerlerine yeni kelimeler konulduğu için, fosil haline gelen eski kelimeleri diriltmemeğe çalışmak.

5)    Yeni terimler aranacağı zaman, önce hak dilindeki kelimeler arasında aramak; bulunmadığı takdirde, Türkçenin işlek edatlarıyla ve terkip ve çekim usulleriyle yeni kelimeler yaratmak; buna da imkân bulunmadığından Arapça ve Farsça terkipsiz olmak şartıyla yeni kelimeler kabul etmek ve bazı devirlerin ve mesleklerin hususî durumlarım gösteren kelimelerle, tekniklere ait alet isimlerini yabancı dillerden aynen almak.

6)    Türkçede Arap ve Fars dillerinin kapitülasyonlan ilga olunarak bu iki dilin ne sigaları ne edatlarını ne de terkipleri dilimize sokulmamak.

7)    Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime Türkçe’dir, halk için munis olan ve sun’î olmayan her kelime millîdir. Bir milletin dili, kendisini cansız köklerinden değil, canlı tasarruflarından kurulan, canlı bir uzviyettir.

8)    İstanbul Türkçe’sinin fonetiği, morfolojisi ve leksik’i yeni Türkçe’nin temeli olduğundan, başka Türk lehçelerinden ne kelime, ne siga ne edat, ne de terkip kaideleri alınamaz. Yalnız mukayese yoluyla Türkçenin cümle yapısına ve hususî tabirlerdeki şivesini nüfuz için bu lehçelerin derin bir biçimde incelenmesine gerek vardır.

9)    Türk medeniyetinin tarihine ait eserler yazıldıkça, eski Türk kurumla-rımn isimleri olmak dolayısıyla, çok eski Türkçe kelimeler yeni Türkçeye girecektir. Fakat bunlar terim olarak kalacaklarından, bunların hayata dönmesi, fosillerin dirilmesi mahiyetinde telakki olunmaz.

10)    Kelimeler, delâlet ettikleri mânâların tarifleri değil, işaretleridir. Kelimelerin mânâları köklerini bilmekle anlaşılmaz.

11)    Yeni Türkçe’nin, bu esaslar içinde bir sözlüğüyle bir de grameri oluşturulması ve bu kitaplarda, yeni Türkçe’ye girmiş olan Arapça ve Farsça kelimelerin ve tâbirlerin bünyelerine ve terkip tarzlarına ait bilgi, dilin fizyoloji kısmına değil, paleontoloji ve jeneoloji konusu olan türeme kısmına konulmalıdır.”21

Estetik Türkçülük adını taşıyan ikinci alt bölümde yazar, eski Türklerin sanatın değişik alanlarında yaptıkları eserlere dayanarak Türklerin estetik zevkini ortaya koymaya çalışır. Masallardan, Türkmen kızların dokuduğu hah ve kilimlere, at koşumlarından savaş aletlerine, helkelerden nakışlara kadar bir dizi estetik olgu bu aşamada değerlendirmeye tabi tutulur. Bu bahsin bir başka alt başlığı milli Vezin meselesidir. Yazar Türk vezni olan Hece vezninin hem Batı hem de aruz vezninden aşağıda olmadığını belirtir. Millî vezin halkın kendi hançeresinden ve ses sisteminden çıkanp bulduğu kendine ait bir düzenektir. Bu bakımdan Türk halk şairlerinin Aruz’a iltifat etmemeleri doğru bir tercih olmuştur. Edebiyatımızın Millileştirilmesi ve İşlenilmesi bahsinde, biri Halk edebiyatı diğeri Batı edebiyatı olmak üzere gidilmesi gereken iki yol gösterir. Batı şaheserler model alınarak halka ait konular milli hassasiyetle ele alınıp işlenecektir. Geleneksel gösteri sanatları, meddah, Karagöz, Orta Oyunu yaşatılmalı, halk edebiyatı canlı tutulmalıdır.

Millî Musiki bahsinde yazar Doğu ve Batı musikisinin kaynağı olarak eski Yunan musikisin görür. Millî musikiyi Halk musikisi ile Batı musikisinin kaynaşmasından doğacağım belirten Ziya Bey bu konuda da gidilecek yolu gösterir. Bu açıdan Atatürk devrimleriyle Türkçülüğün Esaslan’nda yer alan kimi ilkelerin örtüştüğü görülecektir.

Diğer sanatlarımız başlığı altında Batılılaşmanın olumsuz tahribatları nedeniyle yok olmaya yüz tutan kimi sanatlarımız ele alınmıştır. Raks, mimarî, ressamlık, hattatlık, marangozluk, çuhacılık, demircilik, boyacılık ilh. bunlar arasındadır.

Millî Zevk bahsinde halka gidilmesinin gerekliliğini vurgulayan Gökalp, halkın estetiğini kavradıktan sonra uluslar arası sanatın şaheserlerini incelemek ve onlardan alınabilecek yönleri saptamak gerektiğini ifade eder. Böylelikle bütüncül bir estetik program yaratmaya çalışan yazar milletin ruhunu aksettirecek eserler ulaşmanın yolunu açar.

Ahlâkî Türkçülük alt bölümünde Türklerde ahlâkın üstünlüğü, vatanî ahlak, meslekî ahlâk, aile ahlâkı, cinsî ahlâk, gelecekte ahlâk nasıl olmalı, medeni ahlâk, şahsi ahlâk, milletlerarası ahlâk alt başlıklarıyla masaya yatırılır. Türk milletinin dünyaya gelişinin temel misyonu olarak yüksek ahlâkın nasıl olması gerektiğini göstermek olduğunu ifade eden Ziya Gökalp, bu konuya çok önem verdiğini örnekleriyle ortaya koymaya çalışır.

Bu bölümün dördüncü alt bahsi Hukukî Türkçülük’tür. Hukukî Türkçülüğün amacının “Türkiye’de modem bir hukuk vücuda getirmek”22 şeklinde tanımlanır. Kanun karşısında eşitliğin ancak modem bir hukuk anlayışım ihdas etmekle gerçekleştirilebileceğini ifade eden Gökalp, hukukî Türkçülüğün gayeleri arasında çağdaş ailenin inşa edilmesini de gösteren yazar rejim bakımından demokrasinin yolunu gösterir.

Türkçülüğün programının beşince bahsi Dinî Türkçülüktür. Bunu dinî kitapların, vaazların Türkçe olması gerekir şeklinde açıklayan yazar, hatip ve vaizlerin vaazlanm Türkçe vererek halkı mensubu oldukları dinin kuralları, emir ve yasakları hakkında bilgilendirilmesinin gerekliliğini vurgular. İbadetin Türk-çeleştirilmesinin halkı dinine daha çok bağlayacağını örneklerle izaha çalışır.

İktisadî Türkçülük Ziya Gökalp’in programının altıncı alt başlığım içerir. Türklerin eskiden göçebe hayatı yaşadıklarını şimdi ise yerleşik hayat geçildiğini ve bunun de ekonomik yapılanmayı değiştirdiğini belirten yazar, solidarizmin yani dayanışma fikrinin Türklerde İktisadî problemleri çözebileceğine olan inancım dile getirir. Türklerin sosyal idealinin, “ferdî mülkiyeti ortadan kaldır-maksızın, sosyal servetleri fertlere kaptırmamak, umumun menfaatine sarf etmek üzere muhafazasına ve üretilmesine çalışmak”23 şeklinde özetler. Böylelikle ne mal ve servetleri kamulaştıran komünizme ne de onu birkaç kişinin tekeline terk eden vahşi kapitalizme itibar eder. Ziya Bey servetin bütün halkın yararına olmak fakat ferdi mülkiyetin de karşısında olmamak gibi orta bir yol çizmiş gibi görünse de onun ekonomik teklifinin temelin millî tesanüd yani dayanışma fikri oluşturur.

Siyasi Türkçülük bahsinde yazar, Türkçülüğün bir siyasi parti olmadığını, ilmî, felsefî ve estetik bir mektep olduğunu vurgular. Bununla birlikte siyasal gelişmelere de kayıtsız kalmaz. Türkçülük programının en büyük uygulayıcısı olarak Mustafa Kemal Paşa’yı gösteren Ziya Bey, Türkçülükle halkçılığın aynı programda birleştiklerini ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin hiç haberi olmadan Türkçülüğün siyaset programını uyguladığını belirtir. Gökalp siyasî Türkçülüğü; “Siyasette mesleğimiz halkçılık, kültürde mesleğimiz Türkçülüktür” diye özetler.

Türkçülüğün programının son maddesi Felsefî Türkçülüktür. İlim, objektif ve müspet olduğu için, milletlerarasıdır. Bundan dolayı, ilimde Türkçülük olamaz. Fakat felsefe, ilme dayanmış olmakla beraber, ilmî düşünüşten başka türlü bir düşünüş tarzıdır.”24 diyen Ziya Bey, Türklerin yüksek felsefede ileri gitmemiş olmasını kabul etmekle beraber halk felsefesinin bütün milletlerden daha ileride olduğunu belirtir.

Ziya Gökalp Türkçülüğün Esaslarını aşağıya aldığımız ve Türk gençliğine hitap ettiği bir siyasî vasiyeti andıran şu cümlelerle bitirir:

“Ey, bugünün Türk genci! Bütün bu işlerin yapılması, yüzyıllardır seni bekliyor.”

Türkçülüğün Esaslan’na genel olarak bakıldığında çok rasyonel ve bilimsel verilere dayanan gerçekçi bir program olduğu görülecektir. Genelde Ziya Bey ve Türkçülüğün Esasları hakkında kulaktan dolma ve belli çevrelerin ısrarla sürdüregeldikleri kimi itham ve suçlamalar söz konusudur. 1923’te, yani ölümünden bir yıl önce yayımladığı bu programın birçok maddesi Türk inkılâbını gerçekleştiren kadrolar tarafından hayata geçirilmiştir. Birçok husus bugün bile güncelliğini korumaktadır. Ziya Bey’in yüzyıllardır birikmiş sorunlara getirdiği çözüm bir şairin yaklaşımından çok bir bilim adamının, bir sosyologun objektif ve rasyonel yaklaşımını aksettirir.. Onun için bu program kendisinden sonra yapılan parti, demek, siyasal oluşum programlarını çoktan eskitmiştir. Tarihin enkazından milletinin genlerine ait unsurları bulup çıkaran ve onları bilimsel bir sistematik içinde düzenleyerek yeni Türk devletinin öncülerine gidilecek yolu gösteren Ziya Bey’in yaptığı hizmet büyüktür. Kurtuluş için İngiliz, Amerikan, Sovyetler Birliği hatta Orta çağ karanlığını gösterenlere hep milleti, millî kaynakları işaret etmiştir.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com