Osmanlıca, Ecir ve Sabır, Hüseyin Rahmi Gürpınar,

Merhaba Osmanlıca okurları. Bu yazıda sizlerle Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın Ecir ve Sabır isimli öyküsünü Osmanlıca metin olarak sizlerle paylaşıyoruz. Ayrıca Ecir ve Sabır günümüz Türkçesiyle, ecir ve sabır çevirisi yine metnin alt kısmında okuyabilirsiniz.

Aşağıdaki metin gerek dil olsun gerekse yazım şekli olsun oldukça kolay şekilde okunabilir bir metindir. Yeni başlayanlar ve pratik yapmak isteyenler için oldukça uygundur. Okuyamadığınız kelime olursa üzerinde durmayıp daha sonra metni okuyup bitirdikten sonra geri döndüğünüzde o kelimelere bir kez daha baktığınızda okuyabildiğinizi farkedeceksiniz. Okuyamadığınız kelime üzerinde uzun süre durmayın bu sizi motivasyon kaybına sürükler. Geri dönüp baktığınızda kelimeyi okuduğunuzu görünce bana hak vereceksiniz.

Kavrama yoluyla öğrenme hakkında bir kaç cümle duyduğunuzu tahmin ediyorum. Geri dönüp okudunuğunuzda bu olay gerçekleşiyor. Beyniniz okuyamadığınız kelime üzerinde düşünmeye devam ediyor. Bazen hatırlayamadığımız bir şeyi olmadık yerde, mesela tuvalette hatırlayıvermemiz bundan kaynaklanır. Beynimiz arkaplanda search etmeye devam eder.

iyi okumamalar

Ecir ve Sabır – Hüseyin Rahmi Gürpınar

Ecir ve Sabır Çevirisi, Günümüz Türkçesiyle

“Çocuğun cenazesi evden çıkarılırken, validesi Behiye Hanım:
— Ah yavrum Cemal’im… Ananı, babanı bırakıp da nerelere gidiyorsun?
Yürek parçalayan feryadı ile avazı çıkabildiği kadar bağırdı. Istırap verici aksi duvarlara tesir
eden bu feryatlar, ana kalbinde çıra gibi tutuştu, ama o ayrılık yarasına çâre olamadı. Şuur-
suz bir şiddetle etrafına saldırarak bir cam kırdı; haykırmaktan sesi kısıldı. Nihayet yere düştü, bayıldı.

O inlemeleri arasında diyordu ki:

— Vah Cemal’im! Ah yavrum, bu sene büyük tövbenin on sekizine kadar yaşasaydı,
beşini bitirip altısına basacaktı… Ne oldu bilmem ki? Kimlerin nazarı değdi? İlâhi gözleri çık-
sın… Yavrucağım bir haftalığına uğradı… Bir ateş, bir nöbet, hekim, ilâç… Hoca nefes deyin-
ceye kadar a dostlar, uçtu elimizden gitti. Ah Cennet kuşu yavrum, Allah bana ayân etti. Be-
nim için apâşikâre (açıkça) doğdu. Ama ben dedim. Mektebe başladığı günü başına elmasları
taktım, göğsüne şalı bağladım. Ne yaraştı, ne güzelleşti. Hanım… O âhu gibi gözler, kıvır kıvır kirpikler… Pembe pembe, ebru ebru yanaklar… O günü yavrumu öpüp koklamağa doya-
madım. (İki tarafına sallanarak) İşte o zaman dedim, bu oğlan bu güzelliğiyle, bu aklıyla yaşa-
maz dedim…Yavrumu o süsüyle, o şanıyla «Âmin» günü paytonun içinde görenler, hep «ma-
şallah» dediler. Şu yukarıdaki odada hocanın önüne diz çöktüğü vakit, «rabbiyesir»i ezberin-
den su gibi yanlışsız okudu idi. Komşulardan biri:
— Sus kardeş o çocuk değildi, artık bir şeydi. Büyüyeydi akılda Eflâtun’u geçecekti. İşte
öyle akıllılar yaşamaz ki.. Hani bir gün elmasım, aklına geliyor mu? Basma değiştirmek için
çarşıya gitti idik. O yavrucağız da beraberdi. Biz bir türlü dükkânı bulamadık, canına bin
rahmet… Rahmet ne ya, o zaten Cennet kuşu; makamına gitti bile… Cemal’im basmacı Rum’u
görünce bizden evvel «işte anne bu!» demedi miydi?
Diğer bir kadın:
— Akıllıydı akıllıydı..a yok hanım, çok akıllıydı. Aklımdan hiç çıkmaz. Ben bir gün
evin kapısı önünde küfeciden çalıfasulyası alıyordum; herife çeyrek bozdurdum. Nasıl oldu
bilmem, hesabı karıştırdık. Galiba ben heriften yetmiş para istiyordum. O bana doksan para
veriyordu. Ayol hile etme. Benim senden alacağım yetmiş para, bana niçin doksan para veri-
yorsun?diye haykırdım. Fasulyeci de: A hanım, hiç aklın yok mu? Yetmiş para ile doksan
paranın hangisi fazla? dedi. Benim de zihnim karıştı; doğrusunu birdenbire bulup çıkara-
madım. O aralık kapının önünden yavrum, ah Cemal’im… (altı yedi kadın hep bir ağızdan ah
Cemal’im) geçiyordu. Yavrumu çağırdım. Oğlum şu herif beni aldatacak. Yetmiş para ile
doksan paranın hangisi büyüktür? Dedim. O küçücük gözlerini yüzüme dikti, biraz düşün-
dü. « Yetmiş para büyüktür.» cevabını verdi. Sonra ben de: «Ben biliyorum zahir, şu çocuk
olmasa beni aldatacaksın!» azarıyla adamı savdım. En yüksek ses, zavallı çocuğun annesine ait olmak üzere, komşu hanımların inceli kalınlı ağlama sesleri bir saat kadar böyle Cemal’in iyilikleri sayılıp dökülerek devam etti. Feryatlar edildi. Biraz seslere hafiflik, gözyaşlarına durgunluk gelmek üzere iken, beş altı yaşındaki çocuğunu elinden tutmuş bir komşu hanım daha ortaya çıktı. Odaya girer girmez, orada bulunanlardan bir kadın yeni gelene, elindeki çocuğu işaret ederek
Ayol, Mehmed’i niçin getirdin? O, Cemal ile kırklı değil miydi? Şimdi Behiye Ha-
nım görecek, meraklanacak, yine feryadı ayyuka çıkacak. Zavallı kadın biraz susar gibi olduydu.

Yeni gelen kadın:
— Ne yapayım kardeş, kime bırakıyım? Evde kimse yok ki… Bizimki (eliyle cenazeyi işaret ederek) oraya gitti. Kaynanam evde ama… O artık insandan sayılmıyor ki… Yerinden kalkamıyor. Sahi midir, yoksa inadına mı yapar? Bilmem ki… Yine bu gece ne döşek kaldı, ne yorgan… Başıma geleni anlatsam, kırk yıl bitmez.

Öteden Behiye Hanım, Mehmet’i görerek, validesinin elinden çekip alır. Bağrına bastırarak
yine üst perdeden:
— Ah yavrum Cemal’im!Bununla kırklıydı.

Çocuğu öper. Bütün analık acısı kuvvete dönerek kollarına yayılmış gibi Behiye, bağıra bağı-
ra Mehmet’i göğsü üzerinde sıkıştırınca neye uğradığını bilemeyen çaresiz çocuğun bütün
kanı yüzüne çıkar. Gözleri fincan gibi büyür. Behiye Hanımın, «Ah Cemal’im!» ümitsiz fer-
yadına, kucağındaki Mehmet’in sıkıştırmanın şiddetinden: «Aman anne ben de ölüyorum!»
haklı feryadı karışır. Behiye yine mateminin boyunu uzatır, bayılmak derecelerine gelir. O
aralık ne yaptığını bilmez bir hâlde, kucağındaki Mehmet’i bohça gibi kaldırıp karşıya fırlatarak

Benimki benden gitti. Besleyemedim öldü. Allah’ın emri böyle imiş ne yapayım? Ellerinki yaşasın. Vallahi haset etmem, güle güle büyüt kardeş…
Mehmet fırlatınca, başını mindere çarpar. Kadının matemli sıkıştırmasından kurtulduğu için çocukcağız, artık sevincinden kafasının acısını hissetmeyerek validesine sokulup sorar:

Anne, Behiye Hanıma ne oldu böyle?
Validesi usulcacık kulağına:
— Cemal öldü de…
— Cemal öldü mü? Öldüyse, nereye götürdüler?
— Sus canım, mezarlığa götürdüler.
— E, orada ne yapacaklar.
— Şimdi ağzını koparırım. Mezarlıkta ölüyü ne yaparlar? Gömerler…
Mehmet bir ağlama tutturarak:
— Anne ben ölürsem beni gömmesinler, istemem

Diğer bir kadın:
— A hanım! Dokunmayınız ağlasın, ağlamak iyidir. İçinin zehri akar. Naciye’m öldüğü vakit ben tıkandım, bir türlü ağlayamadım da, sonra Hut dağı gibi karnım şişti. O zaman bizimki Hallaç Hoca’ya gösterdi. «Gözlerinin zehri karnına akmış» dedi. Aa…Validedir, canı yanıyor. Şimdi O’nun yüreği çıra gibi parlar şöyle… Lakırdı mı bu? Bağır kardeş, bağır..İçinin zehri boşansın; sonra kütükler gibi şişersin.

Diğer bir kadın:
— A hanım! Ağlama öğüdü verme öyle… Ölüye ağlamak günahtır. Bunun kitapta yeri
var. Sen Kızıltaş’ta Gümüşselvi’nin vaizini dinlemedin mi? Çaresiz Şekure Hanım ne yaptı, nasıl hareket ettiyse, kızını bu «ecir ve sabır» başsağlığı derdinden kurtaramadı. Behiye’nin her gün ayıla bayıla hâli gittikçe kötüleşti. Nihayet çocuğun vefatından bir buçuk ay kadar sonra evden bir ikinci tabut daha çıktı ki, bu da ecir ve sabrını yavrucağının mezarının yanında aramaya giden, daha doğrusu taziyetçilerin (baş sağlığı dileyenlerin) öldürdükleri talihsiz valide Behiye idi.

Cenaze evden çıkar çıkmaz, Şekure Hanım odunluğa iner. Kızının vefatından dolayı kendine en evvel «ecir ve sabır»a gelecek en hatırlı dostuna, acısına sabrolunmaz bir yara açmak için boylu boslu bir meşe sopası seçer.
— Hani senin Behiye’n! Anasını, kocasını bırakıp da nerelere gitti? Ah kara toprak neler alıyor? Zavallı Şekure Ne talihsiz başın varmış! Dayanılacak şey değil… Allah sana sabırlar versin! Ağla, ağla, içinin zehri aksın!
Taziyet (başsağlığı) feryadı ile kapıdan içeri girenlerin başına, gözüne indirerek birkaçını ağırca yaralar

Torununun, daha sonra kızının kaybının verdiği büyük üzüntüyle Şekure Hanımın cinnet getirdiğine hükmolunur. Ertesi günü mahallece lâzım gelen ilmühaber (resmî yazı) hazırlanır ve çıldırdığına karar verilen zavallı kadın, akıl hastahanesine gönderilir.
Şekure Hanım’ın intikam darbesinden tadacak kadar erken davranmağa muvaffak olamayarak uzaklardan gelen taziyetçiler, o evde «Allah ecir ve sabır versin» diyecek, uzun uzadıya ağlatacak kimse bulamadıklarından, çok üzülürler. Mahzun bir şekilde dönerler

Henüz Behiye’nin vefatını işitemeyerek, hâlâ mıh ala Cemal’in ecri sabrı için gelenler vardı. Bunlardan Behiye’nin vefatını Şekure’nin felâketini haber alanlar:
— Vah vah! Behiye ölmüş, anası da acıdan tımarhaneye gitmiş, acaba evde başka kimse yok mu? Bâri aileden birini bulup da, «Mevlâ ecir sabır versin!» diyeydik.
Yolunda üzüntüsünü dile getirenler de çok oldu. Hâlâ tâziyetçilerin arkasıkesilmediğini zavallı Şekure Hanım tımarhaneden duyarak, öfkesinin şiddetiyle sonradan sahiden çıldırdı. Bunu da kimse şaşmadı. Herkes hatuna hak verdi.

Başka metinlerde görüşmek dileğiyle. Site içi arama yaparak daha fazla metne ulaşabilirsiniz.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com